SOLGUN SARI SÖZCÜKLERE DAİR

05 Ağustos 2014 Salı

Yarımlıkta durduğunu sanıyorum ve çarpıyorum bir yerlere. Belki de yarım bırakılmış bir merdiven basamağında düşmek üzere olma duygusuyla baş başa kalıyorum.

Dilzar DÎLOK

Bir süre önce günlük gazetede Sadık Aslan’ın yazdığı Solgun Sarı kitabından söz eden bir yazı okudum. Yazıyı okurken bir süredir zindanda olan ve mektuplaştığım bu arkadaşın kitabına ulaşamamış olmanın kızgınlığı yanında ulaşma istemi arasında bir duyguyu yaşadım. Aradan birkaç hafta geçmeden kitap geldi beni buldu. Solgun Sarı o gizemli sözcükleriyle elimdeydi işte. Önce biraz bekleteyim dedim. Onu okuyacak uygun bir anın gelmesini beklemeye karar verdim. Dersim katliamı üzerine bir kitap okuyordum ve onu bitirdikten ve üzerinden bir zaman geçtikten sonra bu kitabı okumaya karar verdim. İkisinin birbirine karışmasına istemedim. Sonrasında ise çok fazla beklemenin zaman kaybetmek olduğunu düşünerek okumaya başladım.

Öncelikle bu kitabı bana ulaştıran arkadaşa isim vermeden teşekkür etmek isterim. Kitabı aldım ve her zaman yaptığım gibi birçok arkadaşa verdim. Bir anlamda kitaplar konusunda iyi bir misyonerlik yaptığımı söyleyebilirim. Belki de bir çoğalma biçimidir bu.

Kitabı aldığım zaman sarı bir temmuz günüydü. Sonbahar anımsatır sarıyı genelde ama her tarafı işgal etmiş sapsarı otlar temmuzu sonbahara rakip kıldı bu mevsim. Öyle şıp diye insanda bir çağrışım yapmıyor isim. Yavaş yavaş geliyor. Okudukça anlam oluşuyor. Oluştukça ismi varoluyor kitabın. Bir tarihin solan zamanlarına gider gibi oluyor insan. Fazlasıyla yoğun bir zaman aralığıydı solgun sarı ile buluştuğumuz gün. Zaten mektup yazmayı epey geciktirmiştim ve kendimi kötü hissediyordum. Bir borçluluk hissi ya da benzer bir yükümseme değildi. Bir buluşma istemi ve bu istemi kısa zamanlara sıkıştırmama gayreti arasında gidip geldim.

Solgun Sarı geldiğinde kapı çalıyor gibi bir hisse kapıldım. O sıkışık zamanda önsözü okudum. İlk izlenim olarak abartılı buldum önsözü. Bunu biraz açayım: Birkaç ay önce tanımadığım genç bir yoldaştan epey güzelleme dolu bir mektup almıştım kendi kitabıma dair. Onu da abartılı bulmuştum. Ama bir yandan da gönlüm hoş olmuyor değildi. O durum geldi aklıma. Olabilir dedim ama yine de önsözde takılı kaldım. Sonra kitabı okudukça aslında önsözün hiç abartılı olmadığını anladım. Hem de hiç…

Soykırım yazını insanı en çok etkileyen yazındır. Dersim üzerine okumuştum hemen öncesinde. Haydar Karataş’ın Gece Kelebeği. Ölümleri, acıları, yaşanan kırılmaları bir bir anlatıyor. Anasının bomboş memesini emen çocuk oluyorsun okurken. Üzerindeki giysilerin yırtılıp pul pul döküldüğünü hissediyorsun. Sen oluyorsun kırılan. Sonra bir an tuz yemediği için burnundan sapsarı sümükler akan çocuk oluyorsun, ölümün karşısında durup onu beklediği. Acıyı çırılçıplak görüyorsun karşında.

Oysa solgun sarı bambaşka. Acının, acılı zamanların izlerinin çıplak olmadığı bir dil. Cümle kuruluşları çok yaratıcı. Yarım bırakılmış gibi geliyor önce. Yarımlıkta durduğunu sanıyorum ve çarpıyorum bir yerlere. Belki de yarım bırakılmış bir merdiven basamağında düşmek üzere olma duygusuyla baş başa kalıyorum. Tamamlamak istiyorum diyorum kendi kendine. Kendimle, kendi sözcüklerimle ve kendi anlamlarımla tamamlayayım diyorum. Sonra bakıyorum aslında yarım bırakılanlar cümleler değil. Cümleler tamamlanmış ama cümlenin ulaşmak istediği yaşamın kendisi asla tamamlanamaz bir yarımlıkla kalbime bir iz düşürmüş kalmış.

Anlatılar içindeki aforizma tarzındaki cümleler oldukça etkili. Klasik bir deyim, satır aralarını okumaktan söz eder. Oysa Solgun Sarı’nın satır aralarını okumaya kimsenin gücü yetmez.

Garip, Solgun Sarı’yı okurken satırlar arasında yazarın kendisini aradığımı fark ettim. O bir yerlerdeydin, hep bir yerlerindeydin Solgun Sarı’nın ve ben başından sonuna kadar O’nu aradım o satırların arasında. Yadê Cazya’nın evinin etrafında, talebelerin yakınlarında, tüm Solgun Sarı’ların gölgesinde ve en nihayetinde mita’nın soluğunun yanı başında. Mita en etkilendiğim bölüm oldu. Güzel bir final olmuş. Güzelliği etkili oluşundan. Belki yaşanmışlığın kendisi etkililiğine rağmen bunca güzel olmamıştı. Mita’nın gidişinin yüreğime fırlattığı boşlukla kalakalmışken bir baktım kitap bitti. Ve ben, bir bilmeceyi çözmeye çalışır gibi arıyordum hala. Satır aralarını okuma gücü topladıktan sonra bir daha dönmem gerekiyor o satırlara. Eline sağlık Sadık Aslan.

Hele çocukluğa dair duyumsamaları verişi, öyle capcanlı ve öyle çocuk masumluğunda ki, insan diyor bir çocuk gelip fısıldamış kulağına. Kendi zamanının ruhunda çocuklara dair anlatılanlar ve böyle olduğu için güzeller. Bunca zengin bir toprakta yetişmiş olmak sanırım insanı daha fazla acılı, daha fazla çelişkili, daha fazla karmaşık, daha fazla zengin ve daha fazla sorumlu yapıyor. Sanırım bu potansiyelde olanlar bunun farkında olursa şanslı olurlar. O zaman yaşamın her an devam eden bir inşanın, inşaya sığınan bir akışın sonucu olduğu anlaşılır. Farkında olmayınca da yaşam çekilmez bir karmaşa olarak algılanır. Solgun Sarı’daki anlam yoğunluğunun bu konudaki farkındalıkla oluştuğunu düşünüyorum. Emeği geçen herkesin, özellikle de kadınların ellerine sağlık. Sadık Aslan’ın yazınında zaten bu anlamda da bir farklılık var. Ama Solgun Sarı’da kadınların izleri belirgindir. Belki de bu yüzden yabancılık çekmedim. Kendimi dışında değil tam ortasında gördüm, hissettim. Bir daha eline, yüreğine ve diline sağlık Sadık Aslan.

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.