EDEBİYAT VE AHLAK

15 Aralık 2014 Pazartesi

Düşüncenin, yüreğin, sanatın, engin güzellikleri içinde yücelmesiyle eskiye dair her şey yıkılacak, yerle bir olacak









Nûjiyan MUNZUR

 

O ne yaşam suyudur ki onsuz yaşamanın imkanı yoktur

İnsanı vareden varlığıyla onurlandıran yaşam gücü

İçsel yoğunluktan dışa taşan

Dışsal tüm ihtiyaç ve ilgilerin simgesel ifadelerle

Gerçeğe ulaşmasının kendisi...

 

Sanatsız yaşam, sanatsız insan, sanatsız toplum, beynimizin ulaşabildiği kadarıyla bu yeryüzünde hiçbir zaman varolmadı. Ki insanın insan olmasında ki temel olgu olma gerçekliğini ilk ayağa kalkıştan bu yana hep korudu ve koruyor. İlk insanlaşmada mağara duvarlarına resmedilen simgeler, onların özlerini yansıtan en muhteşem sanatın kendisiydi. Onların yaşadıkları algıladıkları ulaşabildikleri kadarını bugüne ulaştırmalarının altındaki sır neydi dersiniz. Belki kiminin üzerinden milyonlarca yıl geçti geçmesine ama insan olma, yaşamlarını anlamlandıran çabaları bize ulaştı. Onlar yarattıkları sanatları ile varoldular ve daha da varolmaya devam edecekler. Mağara duvarlarına sade resmettikleri kendi özleriydi, yabancılığı bilmezlerdi onlar, ilkeldiler, ama sanatları gerçek olandı, ahlaki, estetik değeri kutsal olandı. Sözleri yoktu, ama resimleri gerçek sanatın anlamını onları günümüze taşırıyordu. Sonraki tarihlerde de kadının yaratıcısı olduğu neolitik dönemden kalan resimler, çanaklar, tanrıça heykelleri, semboller daha ileri bir aşamayı anlatıyordu. O heykeller ki kadın öncülüğünde yaratılan toplumun özünü yansıtan sanatın adıydı. Toplumu oluşturan, üreten, yaratan, geliştiren, en derin güzellik anlayışını barındıran sanat o dönemde yaratıldı. Sanatıyla toplumu var etti. Keşifleriyle daha da geliştirdi sanatı. Üstelik yaşamlarını o kadar içten yansıtmışlar ki bu heykellere baktığında o dönemin gerçekliği belirir gözünün önünde. Canlılık elini uzattığında yüreğinin ulaşabileceği kadar yakınlaşır sana. Doğayla olan bütünlük doğadan bir parça olma toplumsallaşmanın diğer bir parçası olarak durur karşında. Yazının bulunması ile sanat daha da derinleşip kalıcılaştı. Resimden heykelden söze yazıya dönüştü. Büyük değişimlere yol açtı. Diyeceğimiz odur ki sanat ilk başlangıçtan günümüze kadar insan yaşamında var oldu. ve varolmaya devam edecek. İnsan toplum yaşamında başlangıçtan beri varolan onları kendisiyle buluşturan toplumsal gelişmenin vazgeçilmez aracı olan sanat ve onun en önemli dallarından olan edebiyat konumuzun esasını oluşturuyor. Belki sanat edebiyattın kendisi değil ama edebiyat sanatın kendisidir. Sanatın edebi olma gerçeği de göz ardı edilemez. Edebiyatın kelime anlamı dahi edep yani ahlaktan gelir. Böylece diyebiliriz ki, genelde sanatın özelde edebiyatın temelini doğru özgürleştirici ahlak estetik oluşturur. Sanat ve edebiyat insanı yaratma, edepli kılma ona estetik değer kazandırmadır. Burada sanat ve edebiyatta ahlaki estetik ilkelerin öneminin de doğru anlaşılması gerekiyor. Ahlak bir toplumun moral değeridir. Güzelliğine inanılarak, vicdanla pekiştirilen bir arada yaşamın temeli olan toplumsal davranış biçimidir. Estetik ise onun güzellik yanıdır. İnsanda ki ruh bütünlüğünü yürek-beyin bütünlüğünü ifade eder. İnsan olma özüdür. Sanat ve edebiyatta esasta bunların üzerine kuruludur.  Ahlaki ve estetiki değerlerden kopmamaktır. Bu değerlerden kopma yaşandığı an sanat ve edebiyat olmaktan da çıkar. Yani ahlak estetik olmadan sanat edebiyat varolamaz. Sanat edebiyat toplumu öz değerleriyle buluşturan o toplumdaki bireyleri irade sahibi kılan ruh kişilik veren diğer toplumlarla bir arada yaşamasını sağlayan toplum özgürlüğünü birey özgürlüğü ile buluşturan olgulardır. Temelinde halk vardır. İnsan doğa sevgisi vardır. Gerçeğin dilidir. Kendini yaratmaktır, eğitmektir, cehaletten bilmeye anlamaya ulaşmaktır. Toplumu bireyi güzelleştirir, moral değerlerin derin anlamı içinde yaşamasını sağlar. Halktan uzak olan sanat edebiyat gerçek değildir. Çünkü halkın ruhuna ulaşılmadan onda bir ilerleme yaratılmadan sanatta edebiyatta olmaz. Sadece yaşamın resmini de çizemez. Varolanı vermez. Gelişme yaratır, halka hizmet eder, onda karakteri yaratır, ortaklaşa vicdandan gelen güzel davranış motiflerini çizer.

Evet, sanat ve edebiyatın tanımında ortaya çıkan bu yaşamsal önemi karşısında mevcut yaklaşımında tartışılıp irdelenmesi zorunludur. Kendimize sorduğumuz olmuş mudur acaba? Güncelliğin lanetli gerçeği neden bu kadar içselleştirilmiş? Neden yaşam bu kadar çarpıtılmış, neden insanlar kendi değerlerinden bu denli koparılmış? Neden, neden, neden? Nedenler ardı sıra gelebilecek çoklukta. Peki, nedenleri sanatın edebiyatın kendisinde aramak gerçekçi olmaz mı? Çünkü bu olgular olmadan toplumda olmaz dedik. İnsanlığın içinde bulunduğu gerçeklik buysa neden sanatın, edebiyatın doğru yapılmamasından kaynaklıdır diyebiliriz. Çünkü sanat adına edebiyat adına yapılanın ahlaki estetik değerlerle hiçbir ilgisi yoktur. Aksine en büyük biçimsizlik, çirkinlik, gerilik dayatılmaktadır. İnsanları tarihi bağlarından kopararak köksüzlüğe gerçekten uzak sanal yaşam arayışlarına götüren sanat sanat için değildir. Günümüzde insan neden bu denli kendine yabancılaşmıştır dersiniz. Oysa ilkel de olsa tarihin ilk şafağında icra edilen sanatın daha büyük bir değeri vardı. Binlerce yıl sonrakinin daha ileri olması gerekiyordu. Bunu söylerken tarihsel süreçler boyu yapılanları ret etmiyoruz. Bu alanlarda da insanlığın birçok birikimi vardır ve her biri sahiplenilmelidir de. Örneğin köklü toplumsal değişimler yaratan batının rönesansı da bu birikimler üzerinden gelişti. Buna karşın şimdi yapılan tam tersidir. Bu bir aşaması olan mitoloji bile günümüz edebiyatına uyarlanırken içeriğinden boşaltılıyor daha çok güdülere hizmet eden gerçekten koparan tarzla yazılıyor. Post modern edebiyat sanat deniliyor. Post-modernizmin kendisi tarihsizliktir. Sadece an vardır. Korkunç bir aldatmacadır insan için. İnsan yaşamının en önemli olgularından olan arayış yozlaştırılmış, sanki ne kadar aransa sonu hiçlik, anlamsızlık olan bir olgu haline getirilmek istenmemiş midir? Hangi moral ilke var içinde. Birey toplum özgürlüğünü ortak noktalarda buluşturan hangi değer var. Toplumdan koparan bireycilik onların tanrısıdır. Estetik ise onlar için salt biçimsel-dışsal bir kavram. Edebi olmayan en büyük edepsizliği yaşayan sanat edebiyat anlayışında vicdanda yoktur. Toplumun sorunlarına sorumlu yaklaşımda yoktur. Ruhun kendini yitirdiği vicdansızlığın alıp başını gittiği şey sanat edebiyat olur mu? Yabancılık bu yaklaşımlarla gittikçe derinleşiyor. Özgür kadın, özgür erkeği bunlar arasında özgür iradeli ilişkiyi yaratması gereken sanat kadının cinselliğini kullanarak hem onu hem erkeği iradesizleştiriyor, bataklığa sokuyor. İnsanları sorunlara karşı duyarsız, refleks göstermez hale getiriyor. Yani toplumda sorgulamayı durduruyor. Sorgulamanın durduğu yerde de ilerleme olmaz. Özgürlük olmaz, demokraside olmaz. Böylesi bir sanat, edebiyat anlayışı ancak ve ancak egemenliğin aracı olur, onun çıkarlarının kollayıcısı durumuna gelir. Ki güncelde yaşananda budur. Belki de sisteme muhalif yaklaşımlarda ortaya çıkıyor. Ama onlarda belirleyici olamıyorlar, derinleştiremiyorlar. Toplumsal dönüşümde köklü rol oynayamıyorlar. Genelde var olan kabul edilemez gerçeklik bu şekilde olurken özelde içinde yaşadığımız parçası olduğumuz Kürt sanat ve edebiyatını da ele almak gereklidir. Başta şu bir gerçek ki kendi toplumunun hücresine inebilen onunla bütünleşebilen anlayış aynı zamanda evrenselliği de yakalamış demektir. Ama kendi toplumuna kendi öz realitesine ters düşmüşse ne evrensel olabilir ne de bir sanatsala değeri var denilir. Çünkü Kürt toplumu gibi kendine yabancılaştırılmış, değerlerinden toprağından koparılmış, kişiliği parçalanmış, şekilsizleştirilmiş bir halk ancak doğru sanat edebiyat anlayışı ile dönüşümü yaşayabilir. Verilen özgürlük mücadelesi bu zemin devrim niteliğindeki gelişmelerle yaratmıştır. Ruhundan kendinden kaçan kişiliği mücadeleye çekmiştir. Böylece sanat edebiyat alanlarında sıçrama yaratacak değerlerde fazlasıyla üretilmiştir. Devrimsel süreçler sanatı etkiler, sanatta bir gelişmeyi tamamlar. İleri taşırır. Kürt toplumunda böylesi bir devrimsel gelişme yaşanmasına rağmen değerlerin sanatta, edebiyatta işlenerek toplumsal dönüşümün güçlü gerçekleştirilmesinde köklü ana yaklaşım henüz tutturulmamıştır. Kendi öz ekolünü yaratamamıştır. Kürt sanatçısı Kürt edebiyatçısı ise toplumda yaratılan yabancılığı ülkesinde mültecileşmeyi daha da derinleştirmişlerdi. Gerçekte Kürt toplumunun ihtiyaçlarını karşılayabilecek, halkta ruh yaratacak, verili olan çirkinlikleri aştıracak yaklaşım yoktur. Kürt toplum gerçekliği de güçlü çözümlenip yansıtılmazsa doğru yaklaşımda gelişmez tabi. Kürdistani olan evrenseldir sözü Kürt aydın sanatçı, edebiyatçıları için söylenecek yerinde bir söz. Çünkü toplumsal değerlerin derinden tahlili hissedilmesi anlamlandırılması oluşmamıştır. Ülkesine, insanına derin sevgi vicdani sorumluluk varlık gerekçesi yapılmamıştır. Yani benim halkımın neye ihtiyacı var, onu güzelliğe, bilmeye nasıl sevk edebilirim, diye bir düşünce doğru dürüst gelişmemiştir. Kendi bireyciliğine yaşama, dar çıkarlara hapsolma var ya da sanat edebiyat adına kandırmaca var. Yaklaşım ruhun yüceltilmesi, yeni yaşamın filizlendirilmesi değil. Ve bu yaklaşımın kendisinde edep, estetik değer yoktur. Oysa sanatta ahlaki ilkeyi gözetmek kendine dönmektir, doğru yola girmektir. Aksiyi vicdansızlık, sorumsuzluktur. Toplumun özlemlerine, ihtiyaçlarına gözlerini kapatmaktır. Nitekim Kürt toplumu gibi Ortadoğu toplumlarında bugün ilk çıkışlarından da geriye düşüşleri konumuzla direk bağlantılıdır. Çünkü onlarda Başkan Apo’nun dediği gibi “edebin, sanatın engin ruhunu güzelliğini yitirdiler, ihanet ettiler kendi değerlerine” bunun sonucunda ise toplumun ruh zihniyet yapısı felç olmuştur, dogmatizmin zehriyle binlerce yıl zehirlenmiştir. Kendi tarihinden kopmuştur, kendine gelememiştir bir türlü. Neolitiğin özgür davranış düzeyi toplumla buluşan özgür birey ruhu ana tanrıçanın güzelliği, yüreklerden silinmiştir. Yine Ortadoğu’nun bilgesi Zerdüşt’ün koyduğu özgür ahlak anlayışının çok çok gerisine düşülmüştür. Zerdüşt’ün ahlaki anlayışının esasını oluşturan aydınlık, insan sevgisi, kadının güzelliği, eşitliği, doğayla barışıklığı unutulmuştur. Geçmişi unutan sanat edebi zihinlerden vicdanlardan silen edebiyatın olduğu toplumda tabi ki gelişme beklenemez. Ortadoğu toplumlarının içinde bulunduğu ters durumun sorumlusu sanatçıdır, edebiyatçıdır. Bir yerde toplumun vicdanı yitirildi mi, o toplum kendisine gelebilir mi? Gözlerini açabilir mi? Kulakları duyabilir mi? Doğuşun muhteşemliğini fark edebilir mi, mutlu olabilir mi? Olması mümkün değil. İşte sanatsız, edebiyatsız toplumun insanın varolmayacağı gerçeği burada kendisini net gösteriyor. Ulaştığımız nokta yine başlangıca götürüyor bizi. Bu sonuca ulaştıysak o zaman yapılması gereken nedir? Ahlakın estetiğin esasını teşkil ettiği gerçek sanat, edebiyat yaklaşımı nasıl yaratılır? Çözüm hangi yaklaşımda, hangi yöntemde, hangi kavrayıştadır? Aslında yapılan tanımlamalar, eleştiriler bize olması gerekeni de açık gösteriyor.

Çözüm noktasında öncelikle insanlığın yaşadığı sorunlar derinliğine görülmek durumunda. Ortadoğu’nun Kürt toplumunun yaşadığı sorunlar görülmek durumunda. Bu sorunlar görülmeden beş bin yıllık egemenlik tarihinin aşılması da mümkün değildir. Artık insanların ihtiyaçlarına cevap olamayan, derin çıkmazı, çirkinlikleşmeyi yaşattıran sistem sanatın gücü, edebiyatın gücü ile aşılabilir. Dünyanın doğanın yaşanılır hale getirilmesi, sevilmesi bununla mümkündür. “nasıl yaşamalı” sorusuna cevap verebilen sanatla yeni yaşam başlar. Toplumun, bireyin ruhunu tutsak eden dogmalar paramparça olur. Kendinde toplumu toplumda kendini gerçekleştiren birey gerçeği açığa çıkar. Dogmalardan ruhunu kurtaran bireyde yaratıcılığıyla sanatı geliştirir. Tarih yeniden öz sevgiyle dillenmeye başlar. Aşk, sevgi kavramları da edebiyatla sanatla yeniden geliştirilir. Buna en uygun mekanda yeni uygarlıksal doğuşunda imarelerini taşıyan Ortadoğu halkları, Ortadoğu topraklarıdır. Çünkü Ortadoğu’nun köklü kültür geleneği buna haizdir. Ortadoğu’da kadın eksenli gelişecek rönesans özgür yaşamın, kişiliğin doğuşunun da kaynağıdır. Ortadoğu’da sürdürülen Kürt özgürlük mücadelemiz ve onun yarattığı değerler yeni bir doğuşun şafağını kanıtlar niteliktedir. Bunun üzerinden ilerletilecek sanat, edebiyat, özgür ahlakın özüyle buluştuğunda rönesansın aydınlatıcılığı her yeri sara. Kendini bilen, kendine dönen sanat, edebiyat anlayışından dünyayı saran barış içinde insanca yaşayan anlayışa doğru soluklanma böylece başlayacak. Toplumdaki ruhsal bozukluklar, gerilikler edebin iddiasıyla giderilecektir. Düşüncenin, yüreğin, sanatın, engin güzellikleri içinde yücelmesiyle eskiye dair her şey yıkılacak, yerle bir olacak. Yeni bir halktan yenidünyaya doğru kanatlanan ufuk sınırlarını dahi zorlayan sanat edebiyat işte o zaman gerçek özüne kavuşmuş olacak. Yaşama, insana, doğaya dair ne varsa toprağa, ağaca, suya, hayvana, bitkiye, dağa kadar her şey gerçek anlamına kavuşacak. Kadının öncülüğüyle sanatın ilk anlamına ulaşmaya doğru yükselişin adı olacak rönesans insanlığında umudu halinde gelecek. Yani bu rönesansın temeli olan sanatta, edebiyatta ana tanrıçanın ruhu güzellikleri, adaleti, zihni, hayalleri yeniden canlandırıldıkça ölüler diyarına dönmüş topraklar nefes almaya başlayacak. Babil kulesinin altında dilsizleştirilmiştir kör sağır topluluk yeniden konuşacak, kendisine uzatılan anasının ellerinin sıcaklığıyla yüreğini doldurdukça kendini bilecek. Kendisini küçük gören geriliğe mahkum eden tüm gözlere “ben buradayım, öldü dediğin toplum kendine döndü ve şimdi seni insanca yaşamaya, adalete, gerçeğe çağırıyor” diyecek. Ve binlerce yıl süren aydınlık karanlık savaşımında karanlığın etkinliği kırılacak, ruhlar sevinçle dirilecek.

Ve tüm bunlar doğru bir sanat ve edebiyatın ürünü olabilir. Şimdi elimizi üzerine koyduğumuz yüreğimizin derinliklerinde fark edilmeyi bekleyen bir cevher var, vicdanın uyanışı sabırla bekliyor. O gün ise çoktan geldi. 

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.