NEDEN KADIN TOPLUMSAL ADALET SİSTEMİ

29 Ocak 2015 Perşembe

Bir toplumda adalet yok ise o toplumda huzur, güven, saygı ve sevgide kalmamış demektir

Dicle TEKMAN

Adalete ilişkin o kadar çok şey yazılıp çizilmiştir ki anlaşılması ve pratikte uygulanması tam bir muamma halini almıştır. Dünyada çeşitli adalet algısı olduğunu söylemek mümkündür. Herkes adaletten bahseder, herkes bu dili kullanır. Baskıcı ve sömürgeci sistemin en fazla üzerinde kavram karmaşası yarattığı ve çarpıttığı bir kavramda Adalet olmaktadır. Adalet’tin yasalarla tanınmış olması ve hak-hukukla salt özdeşleştirilmesi büyük bir yanılgıdır. Bu kavramın dar ve biçimsel anlamda kalmasına yol açmaktadır. Adaleti her zaman yazılı tarihle veya salt topluma indirgeyerek başlatmakta kavramın anlamını ve değerini tüketmektedir. Adalete ilişkin algımızı, bakış açımızı değiştirmek “Zihniyet Ve Vicdan Devrimi’ni” gerçekleştirmek açısından önem taşımaktadır. Adaleti yeniden tanımlarken bu konuda ufkumuzu, anlam potansiyelimizi geniş tutmalı, adaleti yaşamın, doğa-evrenin merkezine de yerleştirebilmeliyiz.

Tanım olarak adalet, doğruluk, dürüstlük, birey ve toplum hakları arasında dengeyi, eşitliği anlatan bir kavram olarak betimlenir. Fakat bu bir yönüdür. Önder APO’nun adalete ilişkin, “Gerçek adalet farklılıkları temel alan bir eşitlik anlayışı içinde gerçekleşebilir” tanımından anlaşıldığı gibi adalet, farklılıkları koruyan, eşitlik ve uyumu sağlayan bir kavramı ifade ediyorsa, öyleyse kökenini evrenin oluşuna kadar varan bir gerçeklik olarakta ele alıp değerlendirebiliriz.

Adalet tüm canlıları -evrende dâhil- kapsayan, evrensel anlam taşıyan bir olgudur. Evreni anlamak adaleti anlamaktır, felsefesinden yola çıkarsak, evrenin oluşum seyrini incelendiğimizde evrenin de bir adalet sisteminin olduğunu görmek mümkündür. Bilim insanlarının son kuantum fiziğinden çıkardıkları sonuçtan da anlaşıldığı gibi, evrendeki tüm işleyiş, çeşitlilik ve farklılıklar bugün canlı bir evren-doğa ile karşı karşıya olduğumuzu açığa çıkarıyor. İğne ucu kadar bir noktada toplanan enerjinin ortaya çıkardığı -Big Bang patlaması- büyük mucizeyi gözlediğimizde müthiş bir organizasyonla karşılaşmaktayız. Atom altı parçalardan yıldızlara, gezegenlerden, toprak, su ve bitkilere, hayvan ve insana kadar milyonlarca canlı çeşidinin ve farklılıkların oluşum seyri, özgürce hareketleri evrende bir simbiyotik ilişkinin varlığını ortaya koymaktadır. Ay ve Güneşin hareketi, saniyede 300.000 km. giden ışığın hızı, hidrojen ve helyumun varlığı, dünyadaki en küçük bir kum tanesinin dahi duruşu, farklılıkların birbirlerini bastırmadan, yok etmeden sürekli oluşumu evrende bir adalet düzeninin işlediğini gösteriyor. Adalet, doğada tüm canlılar arasında bir dengeyi, farklılık ve çok renklilik içerisinde uyumu ve eşitliği ifade ediyorsa, öyleyse adaleti en iyi sağlayan ve işletende doğa-evrenin kendisi oluyor.

Doğa-evrenin bu kendi iç işleyişini hiç bozmadan her şey bir denge ve uyum içerisinde işliyor. Zira her ne kadar endüstriyalizm canavarı doğanın, eko-sistemini tahrip etmiş, dengesini bozmuş olsa da evren-doğa kendi adalet düzeninden asla taviz vermiyor. Evrendeki her oluşumun kökeninde bir adalet ilkesi vardır. Bunun en somut örneği doğanın kendisidir. Mevsimlerin oluşumundan, denizdeki yosunlara, tek hücreden milyonlarca canlı hücreye, çoğalarak, farklılaşarak evren akışının sürekli bu şekilde ömrünü sürdürmesi sadece doğa-evrenin canlı oluşunu açıklamıyor aynı zaman da onun bu akış içerisinde doğal bir adalet sistemi oluşturduğunu gösteriyor.

Bu anlamda Adalet kavramını güç ve iktidarla, erkek egemen zihniyetle ele almayacağımız gibi, tarihsel toplum mirasından kopuk değerlendirmekte yine yanılgılı ve yanlış bir yaklaşım olur. Adalet, evrenden, doğaya, doğadan insana, insandan topluma kadar gelen bir mirastır. Ahlaki davranışın en önemli özelliklerinden biri ve insanın vicdanında yer edinmiş, toplumsallığa ait değerli bir erdemdir.        

Tarihsel toplum gerçekliğini irdelediğimizde adalet, kadın etrafında şekillenmiş toplumsal yaşam tarzının temel bir ilkesi olduğunu tanımlamak doğru olacaktır. Doğal toplum ve daha sonrası Neolitik toplum da diyebileceğimiz bu ilk insan topluluklarının yaşam düzenini en iyi örgütleyen ve denetleyen öncü güç kadındır. Toplayıcılık ve avcılıkla uğraşan bu ilk insan toplulukları ahlaki değerlerle yaklaşarak yaşamlarını ortak, kolektif bir tarzda geliştirmiştir. Kadın etrafında gelişen toplumsal ilişki ve yaşam tarzı komünal, eşit, paylaşımcı ve ahlakla bütünlüklü olarak gelişmektedir. Güç-iktidar olma ve topluma hükmetme anlayışı kadında henüz gelişmemiştir. Anadan gelen soy zinciri toplumsallığın ve adil, eşit bir yaşamında başlangıcıdır. Ana-kadın toplumda doğal bir otoriteye ve özündeyse toplumsal bir adalete sahiptir. Kadındaki bu öz toplumsallığın oluşturduğu bir özdür, toplumuyla bir bütündür kadın. Hükmetmek, topluma ‘Zor’ kullanma kadının özüne ters bir yaklaşımdır. Bugünkü Kadının, toplumda kapsayıcılığı, emek ve üretkenliği, barışçıl ve paylaşımcı özü tanrıça ananın toplumsal adalet düzeninden gelmektedir.

Toplumlar tarihinin başlangıcından günümüze kadar var olan bir olgudur adalet. Bu ilk toplumsal gelişim aşamalarında yaşamı ve toplumsallığı en iyi şekilde sağlayan değerlerin kadın öncülüğünde geliştiği ve bugün insanlık var olmayı bu değerlere borçlu olduğunu iyi bilmelidir.

Kadının doğallığında var olan vicdani, adil ve eşit duyguların aslında onun kök hücresinin saldığı bir özelliktir. Kadının doğaya yakınlığı, doğayla ilişkisi bir ana-çocuk ilişkisi gibidir. Çocuğa baktığı gibi, toprağa, bitkilere ve hayvanlara bakmakta, onlarla dost olmaktadır. Biyolojik olarak ta kadın doğa-evrenle benzer özellikler taşımaktadır. Yaşamın sürekli akışkanlığı ve kendisini daima yenilemesi kadında da gerçekleşmektedir. Kadın, yaşamla, doğayla özdeş kılınır, toplumu tarafından kutsallaştırılır. Sezgilerinin güçlü olması, kutsallık, adalet, özgürlük ve barışçıl özellikler kadının doğasında vardır. Doğayla hep bir empati içerisinde ve ayrım yapmadan doğada ilişkilendiği tüm canlılara adil davranmakta, eşit düzeyde sevgi göstermektedir. Bunun için kadın kendisini doğaya daha yakın hissetmekte, ondan bir parça, doğanın bir özeti olduğunu iyi bilmektedir.

Bunu bilen kadın, doğa-evren düzenini kendi toplumsallığına da uyarlamakta, adaletli, ahlaklı ve özgür bir  komünal yaşam düzenini oluşturmaktadır. Neolitik toplum düzeninde herkes özgür, eşit ve adil bir yaşam tarzı sürmekte, toplumsal kurallar ahlak ile belirlenmektedir. Sınıf çelişkisinin olmadığı, herkesin eşit düzeyde tutulduğu bir yaşam tarzı vardır. Bu anlamıyla ilk toplumsal adaletin temeli ana tanrıça kadının kendi emeği ve çabasıyla atılmış ve giderek kadının yarattığı bu komünal değerler -emek, yaratıcılık, ahlak, eşitlik, özgürlük, demokrasi, yiğitlik, güzellik ve adalet- tarihin büyük toplumsal devrimini -Neolitik Devrim- gerçekleştirmiştir.

Toplumu hukuk adına yeniden dizayn eden tekçi-cinsiyetçi ataerkil zihniyetin ilk darbesi kadının oluşturduğu toplumsal adalet düzenine, özgür, komünal yaşam tarzına karşı yapılandır. Kadının özgür, komünal yaşamını hazmetmeyen egemen erkek-devletçi sistem adalet ilkesini kadının elinden alarak, iktidar-güç konumuna, devletin bir aracı haline getirmiştir. 

Devletçi-iktidarcı hukuk, kadının toplumsal adalet düzenine karşı örgütlenmiş bir kurumdur. Devletçi uygarlığın hukuk dünyasında ne adalete ne de kadına asla yer yoktur. Hukuk sadece eril cins için işlemekte ve hak-adalet salt erkek için olmaktadır. Kadın için ise adalet yoktur. Sadece hukuk binalarının kapılarında biçimsel olarak heykelde( Themis )  temsilini bulur. 

Beş bin yıllık merkezi uygarlığın özelde ise kapitalist modernitenin yarattığı ideolojik baskı ve sömürü toplumda özelde ise kadında köleliğin her biçimini geliştirerek kadını iradesiz, bir meta, nesne konumuna düşürmüş ve adalet adına ne varsa çarpıtılarak sistemin birer sömürü aracı haline getirilmiştir. Toplumu para-pula, mal-mülke bağlayarak insanda ahlak, vicdan olgularını yok eden bu eril sistem, adaleti devlet-iktidar güçlere bağlayarak toplumda çarpık bir adalet algısını geliştirmiştir. Toplum böyle bir adaletin varlığına inandırılarak, adaleti, ahlakı, sömürge sistemden, devletten aramış, hep ondan istemiştir. Oysa gerçek adalet ve ahlak olgusu, devletin-erkek egemen sistemin ortaya çıkışıyla kaybı olmuştur.

Adalet olgusunun devlet-iktidara ait değil, esasta topluma ait, toplumun vicdanında yer eden, insanın doğasında var olan bir olgu olarak bakmak gerekir. Adaleti devlet-iktidarda değil, insanın, toplumun kendisinde aramak önemlidir. Bir toplumda adalet yok ise o toplumda huzur, güven, saygı ve sevgide kalmamış demektir. Bu aynı zamanda birey içinde geçerlidir. Fakat her ne kadar sistem bu kavramların içini boşaltmış ve anlamsız kılmış olsa da, insanın kendi içinde mutlaka bir adalet duygusunun saklı kaldığına inanmak gerekir. İnsanda saklı kalan bu adaleti tekrar canlı kılmak ve yaşamın her alanına yansıtabilmek ancak kadının toplumsal adalet sisteminin gelişmesine bağlıdır.

Erkek egemen zihniyetin hukuk adına adaleti kullanması toplum odaklı olmayıp, tamamen kâr-sermaye odaklı, yani insanı değerlerinden, toplumsal özünden uzaklaştıran, yok eden bir araç konumunda kullanmaktadır. Böylece sahte adalet adına hem toplumsallık öldürülmekte ve hem de gerçek adaletten eser bırakılmamaktadır. 

Önder APO’nun “Hukuk çokça söylendiği gibi birey ve toplum haklarını ve görevlerini düzenleyen yasalar bütünlüğü olmaktan çok, kapitalizmin tarih boyunca yol açtığı büyük haksızlıkları biçimsel adalet anlayışıyla meşrulaştırmaya dayalı aşırı sayıda yasalarla yönetme sanatıdır. Ahlâki ve politik kurallarla yönetmek yerine yasalarla yönetmek, daha çok kapitalist moderniteye özgüdür. Ahlâkı ve politikayı inkâr eden burjuvazi, kendisine muazzam güç sağlayan hukuk erkine başvurur.” Tespitinden de anlaşıldığı gibi, hukuk toplum düzenini sağlamak, toplumsal sorunlara çözüm geliştirmek yerine sorunları daha da çıkmaza götüren, kördüğüme sürükleyen bir sistem olmaktadır. Toplumu zor ve şiddet ile veya devlet-iktidarın belirlediği hukuk yasalarıyla terbiye edeceğini, toplumun iradesini satın alacağını ve sorunlara böyle çözüm getireceğini düşünmektedir. Zira toplumsallığı sağlayan ve toplumsallığa çözüm getiren esas olgu hukuk değil, ahlaktır, adalettir.

Eril sistem görünüşte adaletten, eşitlikten çok bahseder ama esasta kendi çıkarını, toplum üzerine daha fazla nasıl hâkimiyet kuracağının hesaplarını yapar. Dolayısıyla bugün hâkim olan adalet anlayışı erkek egemen iktidarın adaletsiz anlayışı olmaktadır. Hukuk eşittir devlet-iktidar demektir. Devletle et ve tırnak gibi birbirine bağlı tamamen adaletten kopuk bir olgudur.

Çok ilginçtir ki bugün tüm dünya hukuk merkezlerinde adaletin simgesi bir kadındır. Dünyada ki çeşitli adalet binalarının önünde ve ya üstünde bir heykel olarak bulunmaktadır. “Themis” heykeli bir elinde terazi, bir elinde kılıç ve gözleri kapalı bir kadındır. “Themis” Yunan mitolojisinde Uranüs ve Gaia’nın kızı olan adalet ve düzeni temsil eden bir tanrıçadır. Kılıcı, teraziyi ve gözlerinin kapalı olmasını hukukun evrensel ilkelerine dayandırılmaktadır. "Kılıç" adaletin verdiği cezaların caydırıcılığını ve gücünü, "Terazi" adaleti ve bunun dengeli bir şekilde dağıtılmasını simgelemektedir. "Kadın" olması ise yaşamı ifade ettiği gibi adaleti dağıtanın da ancak kadın olabileceğini gösteriyor. Ayrıca kadının gözü bağlıdır. Bunun anlamı da kadının tarafsızlığını, kişilerin kimliklerine bakmadan adaleti dağıttığını simgelemekte, vicdanının sesini dinlediğini göstermektedir. Fakat bazı ülkelerde ise bu heykelin gözü açıktır. Bunun anlamı da her devlet-iktidar gücü kendi çıkarı dâhilinde bir yargı, adalet mekanizmasını oluşturmaktadır.

Ayrıca “Themis’i” tarihte yaşanmış olan tanrıça kültürünün bir son kalıntısı olarakta yorumlamak heykeli daha anlamlı kılabilir. Heykel, her ne kadar devletçi hukukun bir sembolü olarak görülse de aslında bunun arkasında tarihsel toplum gerçekliğinde yatan, toplumsal yaşamın ve adaletin ilk kurucusu ana-kadın tanrıçanın kalıntılarının henüz dünyadan silinmemiş olduğunu, bu durumda egemen erkek iktidarın kadının gölgesinde adaleti denetlediğini yorumlamak yanlış olmaz. Bunu pozitif yorumlamak gerekirse, kadının toplumsal adalet sistemini oluşturma açısından ve ahlaki-politik toplumu inşa etmede bir avantaj olarak değerlendirmekte mümkündür. Bu açıdan cinsiyetçi karaktere büründürülmüş adaleti erkek egemen sistemden kurtarmak ancak kadının kendi adalet sistemini, ahlaki ve politik olma amaçlı geliştirmesiyle mümkün olacaktır.

Demokratik-ekolojik ve kadın özgürlükçü toplum paradigmasıyla yeni bir toplumsal inşanın dayanması gereken temel ayaklardan biriside kadının toplumsal adalet sistemidir. Ahlaki ve politik toplumda diyebileceğimiz bu yeni toplum inşasında kadının öncülük edeceği bir çözüm politikasına, demokratik siyasete, insan haklarına, kadın ve çocuk haklarına ihtiyaç vardır. Adaletin, iyiliğin, etik ve estetiğin gelişebilmesi, toplumsal sorunlara köklü çözüm için kadının adalet sistemine ihtiyaç vardır. Giderek çürüyen ve kanserleşen mevcut sistemden kurtulmanın en temel yolu kadının toplumsal adalet sisteminin örgütlenmesi ve etkin bir konuma getirilmesidir. Kadına karşı haksızlıkların, zulmün, toplumda yoksulluğun, ezen ve ezilenlerin halen en trajik haliyle yaşandığı bir dünyada adalet ilkesinden bahsetmek imkânsızdır.

Günümüzde hâkim olan hukuk sistemi devletin bir yaptırım gücü, kural ve yasalara bağlanmış erkek egemenlikli adaletten ve ahlaktan uzak bir sistemdir. Hukukla toplumu yöneterek sorunlarına cevap olmayan, giderek toplum içerisinde parçalılığı, adaletsizliği, inkârı ve eşitsizliği dayatan en önemlisi toplumda kadına yönelik şiddeti daha da derinleştirmeye götüren bu sistemin artık tasfiyenin eşiğine geldiğidir.

Kadın doğası gereği, toplumsallığı daha fazla önemseyen ve yaşamda erkekten daha çok sorumlu bir özelliğe sahiptir. Toplumsallığın yeniden canlanması ve varlığını sürdürebilmesi için kadının adaletine, toplumun adaletle yönetilebileceğine ihtiyaç duymaktadır. Bu durumda kadın, kendi adaletine güvenerek öncelikle bu çürümüş, despot sisteme karşı ciddi bir mücadele vermeli, alternatif olarak toplumun çıkarlarını, hak ve adaletini esas alan ve koruyan bir yaşam tarzı, toplumsal adalet sistemi temelinde geliştirebilmelidir.

Kadının toplumsal adalet sistemi yaşamın her alanında gelişmeli ve öncelikli olarak kadına hak tanımalıdır. Bilindiği gibi egemen erkek düzeni kadına salt hukuk alanın da değil, ekonomi, sosyal, siyasal ve kültürel alanlarda da hak tanımamıştır. Kadının toplumsal adalet sistemi başta kadın olmak üzere toplumun tüm kesimlerinde ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel haklarını tanıyacak ve bunu yasal statüye kavuşturacak bir sistem geliştirmelidir. Adaletin gözetildiği, toplumun kendi kaderini özgürce belirlediği bir kadın adalet sistemini inşa etmek vazgeçilmezdir. 

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.