FAİZ LOBİSİ HÜKÜMETİN İÇİNDEDİR

11 Mart 2015 Çarşamba

Erdoğan ve AKP ekonomideki bu spekülasyon ve manipülasyon politikalarından elde ettikleri kârı şimdi seçimlere tahvil etmeye çalışmaktadır




          




                                             

Serhat CAN

7 Haziran 2015 seçimleri Türkiye iktidar elitleri kadar demokrasi güçleri için de stratejik önemdedir. İktidar elitleri için böyle olduğu kadar demokrasi güçleri için de aynı durum geçerlidir.

AKP ve Erdoğan, anayasa değişikliğini halk oylamasını gerektirmeyecek bir meclis çoğunluğu sağlamayı amaçlamaktadır. Yıllardır bürokraside kendine göre oluşturduğu devlet yapılanmasını, seçimden sonra anayasa değişikliği ya da duruma göre yeni bir anayasa yaparak başkanlık sistemi ile tamamlamak istemektedir. Bu amaçla suni gündemler üzerinden toplumu yönlendirmek, sanal rakipler, hayali düşmanlar ve sahte zafer havası yaratarak seçim öngünlerinde psikolojik operasyonlar yapılmaktadır.

Türkiye ekonomisine içeriden bir değerlendirmeyle şöyle bir tespitte bulunmak yanlış olmayacaktır. Türkiye ekonomi yönetimi ve hükümet, haliyle Erdoğan, düşük kur politikasına geçmeye karar vermiştir. Bu karar yoğun tartışmaların yapıldığı bu günlerin kararı olmaktan ziyade daha eski, en azından iki yıl öncesine kadar geriye giden bir karar olduğunu belirtmek gerekir. Düşük kur politikası devalüasyon biçiminde bir karar ile bir günde olabileceği gibi, Türkiye’de son iki yıldır yaşandığı şekliyle zamana yayılarak ya da yaydırılarak da yapılmaktadır.

Düşük kur sistemi uygulayan ekonomiler, yerli paranın değerini yabancı para ki genelde bu dolar olmaktadır, düşürmektedir. Bunun ithalat ve ihracat üzerinde bilinen klasik etkileri vardır. İthalat genel olarak sınırlanmaktadır. Çünkü ithalat döviz ile yapıldığı halde ithal edilen mallar iç piyasaya yerli para ile fiyatlandırılıp sunulmaktadır. Bu da ithal malın fiyatının yüksek olmasına neden olmaktadır. Yüksek fiyat o mala talebi düşürmekte ve bu durum da ithalatın sınırlanmasına neden olmaktadır. İhracat boyutunda ise tersi bir durum yaşanır. Dış piyasalara sunulan mal ve hizmetler karşılığında sağlanan döviz ülke içindeki fiyatlara oranla daha karlı olmaktadır. Bu da ihracatı teşvik anlamına gelmektedir. Bunun talep, enflasyon, istihdam ve sanayi başta olmak üzere birçok alanda olumlu ve olumsuz yansımaları olmaktadır. Ekonomi gibi toplumsal alanın bütününü ilgilendiren bir faaliyetin, ekonomi dışı rant grupları tarafından belirlenmesi anlamına gelen bu durum finans kapitalin devletleri ve toplumları idare etmede kullandığı yöntemlerin başında gelmektedir. Bu amaçla “Para Politikası” adını verdiği özel politikalar geliştirmekte, bunun teorisi ve örgütlenmesi devletler içinde oluşturmaktadır. Uluslararası Para Fonu (IMF) bunun devletler üstü boyutu iken, devletlerin merkez bankaları ve sermaye piyasaları hükümetlerin siyasi tasarruflarından kurtarma adına özerk yönetimlere kavuşturmuştur.

Türkiye ekonomisindeki son tartışmaların genel ve özel yanları bulunmaktadır. Genel yanı sistemin para politikaları ile ekonomiyi belli bir düzlemde tutmasına dayanan genel görüştür. Fakat hiçbir devlet bu konuda kendi başına karar alacak durumda değildir. İç içe geçmiş pazarlar ve mobilize olan ulus üstü ya da “milliyetsiz sermaye” karlı alanlara akmaktadır. Bazen bir günde kıtalar aşmaktadır. Bu yöntemle bazı ülkelerin istikrarsızlaştırıldığı, siyasi iktidarlarına, hatta rejimlerine müdahale edildiği çoktandır bir sır ya da bilgi olmaktan çıkmıştır. Devletler ya da hükümetler bu yöntemle terbiye edilmektedir. Ki devletler ve hükümetler de ülke içinde topluma benzer yöntemleri uygulamaktadır. Bu bakımdan Türkiye içinde hükümetten rahatsız olan bazı çevrelerin seçim döneminde hükümeti zor duruma düşürmek amacıyla yaptığı kampanya ile açıklamaya çalışmak da yeterli olmamaktadır. Çünkü bu ekonomi politikasının ve dolayısıyla para politikasının belirleyeni de uygulayanı da hükümetin kendisidir.

Bu bakımlardan Türkiye ekonomisine dıştan bir müdahale ihtimalini göz ardı etmemek gerekse de bunun belirtileri ortada görülmemektedir. Yaşanan durum daha çok Dolar’ın daha karlı alanlara gitmesidir. Bunun Türkiye ekonomisinde ve para politikasında yarattığı sıkıntılardır. Fakat Dolar son dönemlerde, özellikle toparlandığı belirtilen ABD piyasalarına yönelirken, Türkiye’de iki yıla yakın bir dönemdir belli bir şekilde Dolar’ın değer kazanmasını sadece ABD piyasaları ile açıklamak yetersiz kalacaktır. Bunda hükümetin düşük kur tercihinin belirleyici olduğu ortaya çıkmaktadır.

Peki, bu durumda Erdoğan neye ve kime, niçin gürlemektedir? Faiz lobisi diye suçladığı kesimler gerçekte kimlerdir? Muhaliflerini ve siyasi rakiplerinin en mahrem bilgilerini devletin resmi hukukunu bile çiğneyerek orta yere seren, gazetelerde çarşaf çarşaf yayımlatan Erdoğan ve iktidarı için faiz lobisinden korkuyor demek doğru olmayacaktır. Açıklayamıyor, lakin faiz lobisi kendisi ve palazlandırdığı çevresidir. Esip gürlemesi ise bunu saklamaya dönüktür. Seçimler öncesinde sanal düşmanlar yaratmak ve bununla mücadele görüntüsüne ihtiyacı var. Yoksa para hareketlerinin takibi kolaydır ve tüm sistemlerde bu durum kayıt altındadır. Fakat bunu açıklamak pek tekin bir durum değildir ve siyasi iktidarlar genellikle bu lobilerin ortaklarıdırlar. Türkiye toplumu son iki yılda %40 yoksullaştı. Bunun sorumluluğunu faiz lobisi gibi ne olduğu ve kim olduğu belli olmayan bir şekilde açıklamak ve ona efelenerek gürlemek seçim ağzında yeterli bir politika olarak görülmektedir.

Para piyasaları ve genel olarak finans spekülasyon ve manipülasyon ile gerçekleşmektedir. Ekonomi ile ilgisi yoktur. Ama ekonominin sonuçlarından en çok nemalanan, çıkar sağlayan kesimlerin başında gelmektedir. Bu yönüyle ekonominin sırtında her geçen gün daha da büyüyen habis bir ur gibidir.

Erdoğan ve AKP ekonomideki bu spekülasyon ve manipülasyon politikalarından elde ettikleri karı şimdi seçimlere tahvil etmeye çalışmaktadır. Faiz lobisi ile seçim lobisi aynı şeydir ve beraber aynı amaç için çalışmaktadır. Siyasi iktidarın gücünü kullanarak toplumu soymak…

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.