TOPLUMLAR HAFIZALARI KADAR YAŞAR

14 Mart 2015 Cumartesi

Ot değil, insan biçilmiştir Halepçe ovasında… İnsan değil, otun dahi yeşermesi istenmez Halepçe ovasında









Fırat DOĞAN

Halepçe katliamının 27.yıl dönümünde bir kez daha bu katliamda yaşamlarını yitirenlerin şahsında tüm katliam şehitlerini saygıyla anıyor, katliamı yapanları, yapanlara yardım edenleri ve sessiz kalarak katliama ortak olanları nefretle kınıyoruz.

Savaş ve iktidar güçleri, ulusal ve toplumsal kesimlerin, azınlıkların ve cemaatlerin eşitlik, özgürlük, adalet arayışlarını, istemlerini bastırmak veya sindirmek için başvurdukları toplumsal politikaların en başında asimilasyon ve soykırım gelir. Asimilasyon, sınıflı toplumlarda iktidar ve sermaye tekellerinin kölelik statüsü altına aldıkları ulusal-toplumsal gruplar ve cemaatler üzerinde uyguladıkları, bu grupları ve cemaatleri kendi ekleri, uzantıları durumuna indirgemek için başvurdukları tek taraflı ilişki ve eylem biçimini ifade eder. Asimilasyonda esas olan, iktidar ve sömürü mekanizması için en az maliyetle en çok köle oluşturmaktır. Katliam ise asimilasyon politikasının devamı niteliğinde olup asimilasyon yöntemiyle üstesinden gelinemeyen halkların, azınlıkların, her türden dinsel, mezhepsel ve etnik grupların fiziki ve kültürel olarak kısmen veya tamamen tasfiyesini amaçlar. Bu yüzden asimilasyon ve soykırım havuç-sopa politikasının değişik versiyonudur.

Kürdistan’ın jeokültürel ve stratejik konumundan dolayı egemen güçler tarafından bu her iki politikada çok yoğun uygulanmıştır. Bu yüzden belki de tarihte üzerinde en çok mücadele, savaş ve terörün yürütüldüğü, korkutmak amacıyla şiddetin kullanıldığı ülke haline gelmesine yol açmıştır. Diğer bir değişle Kürdistan’da “yola getirmek” için soykırıma kadar varan şiddet en temel yöntem olarak belirlenmiş ve kullanılmıştır.

Bu durum tüm egemen güçlerin bir özelliği olsa da Kürdistan’ı denetimlerinde tutan devletlerde çok daha vahimdir. Kürdistan tarihinin kanla yazılan bir tarih olması da bu özelliğinden dolayıdır. Genel tarihi bir tarafa bırakalım son 200 yıllık süreyi bile göz önüne getirdiğimizde bu durum kendiliğinden anlaşılır. 19 ve 20.yüzyılda Kürt toplumuna yaşatılanlar bunun en açık ifadesidir.

Günümüzde yaşananlar bu tarihsel gerçeklikten kopuk değildir, aksine bunun geliştirilerek devam ettirilmesidir. Başta Kobani ve Şengal olmak üzere Kürt halkına yaşatılanlar bu tarihin güncelleşmiş halidir. Başkan APO’nun “Tarih Günümüzde, Biz Tarihin Başlangıcında Gizli” tespiti yaşananların en çarpıcı ifadesidir. Ve O yüzden günceli anlamak istiyorsak bu tarihsel gelişmeleri görmeli, bilince çıkarmalı ve toplumsal hafızaya dönüştürmeliyiz. Çünkü toplumlar, toplumsal hafızaları kadar yaşarlar. Bu toplumsal hafızasını kaybeden toplumlar öz benliklerini, gerçekliklerini yitirir, yok olma sürecine girerler. Başkan APO’nun demokratik toplum manifestosu olarak ifade ettiği son savunmasına “Soykırım Kıskacında Kürtler”  demesi bundandır.

Bu perspektif temelinde genelde katliam, özelde ise Halepçe katliamını yeniden değerlendirmek ve sonuçlar çıkarmak gerekir. Halepçe katliamı nedir, neyi hedeflemiştir, sonuçları ve etkileri ne olmuştur vb. soruları çoğaltmak mümkündür. Ancak soruları çoğaltmaktan çok bu tür katliam ve soykırımların olmaması için sorulara yeni cevaplar üretmek gerekir. Yoksa bu katliam, 16 Martta Halepçe’de anıta çelenkler koymak, saygı duruşunda bulunarak birkaç damla gözyaşı dökülerek geçiştirmekle anlaşılmaz.

Halepçe bir enfaldir. Dinden dönmüş olarak kabul edilen Kürt halkının boynunu vurmadır. Boyunlarını, ellerini, ayaklarını, parmaklarını kırmaktır. Kalanların ise savaş ganimeti olarak talan edilmesi, alınıp götürülmesi ve satılmasıdır. Ve bunlar bugün Şengal’de devam etmektedir. Demek ki Halepçe katliamı 16 Martta olmuş bitmiş bir şey değildir. Halen devam etmektedir. Hem de tüm çıplaklığıyla.

O nedenle çok gerilere gitmeden, tarihsel gelişmelerle karşılaştırarak toplumsal hafızamızı tazeleyerek değerlendirelim.

Asimilasyon, sürgün, katliam, soykırım politikalarının kökeni sınıflı topluma kadar gitmesine rağmen 20. yüzyılda halklara karşı bunu en fazla uygulayan Osmanlı imparatorluğu olmuştur. Uyguladığı Osmanlıcılık politikası tutmayınca başta Ermeni ve Rumlar olmak üzere değişik dinlere mensup kadın, çocuk demeden on binlerce insanı ya yerinden yurdundan ederek sürgün etmiş-ki bunların çoğu da bu sürgün yollarında yaşamlarını yitirmişlerdir- ya da katletmiştir. Ancak bu katliamlara rağmen farklı dinlere mensup olanlar sonunda Osmanlı imparatorluğunun uyguladığı bu zulmünden kurtulmuşlardır. Çeşitli dinlere mensup halkların Osmanlıların denetiminden çıkmaları Osmanlıları öfkeden çılgına çevirtmiştir. Bunun üzerine öfkelerini bu seferde müslüman olan ve birlikte yaşadıkları Kürtlere yönelterek, Kürtleri katliamdan geçirmişlerdir. Adeta kin ve öfkelerini Kürtlere kusmuş ve Kürtlerden intikam almışlardır. Dönemin en yetkili kişisi ve ittihat Terakkici olan Enver paşa “İçerde bir Kürt tehdidi, dışardan gelebilecek bir Rus  tehdidinden daha tehlikelidir” diyerek bu kin ve öfkesini kusmuş, intikam politikalarını uygulayarak soykırım yapmıştır. Bu yaklaşım özünde iktidarcı güçlerin zihniyetini yansıtmaktadır. Tüm katliamcı güçlerde bu zihniyet vardır. Yahudileri fırınlarda yakan Hitler’e de hâkim olan zihniyet budur.  Hitlerde “içerdeki Yahudi tehlikesini dışarıdan gelecek Sovyet tehlikesinden” daha ciddi bulduğundan bu pogromları yapmıştır. Bu zihniyetle hareket eden Enver Paşa Kürtleri yerinden yurdundan ederek mecburi iskanlara göndermiştir. Kimi araştırmacılara göre bu tehcir, bu sürgün ve soykırımda 700 bin civarında Kürt açlıktan, susuzluktan, soğuktan, hastalıktan, yorgunluktan ya da daha değişik nedenlerden dolayı yollarda yaşamını yitirmişlerdir. Bununla da yetinmeyen Enver Paşa 1.5 milyon civarında Kürdü Arap çöllerine, Yemen çöllerine gönderterek öldürtmüştür. Kimi söylemlere göre Enver Paşa’nın Allahu Ekber dağlarına vurdurarak kırdırdığı askerlerin tamamına yakının Kürtler olduğu söylenmektedir. Bu politikayla ister yanındaki, ister karşısındaki Kürtleri soykırımdan geçirmiştir.  

Birinci dünya savaşından yenilgiyle çıkan Osmanlı imparatorluğu adeta bu yenilginin asıl sorumlusunu Kürtler olarak görmüş ve öyle yaklaşmıştır. Cumhuriyetin ilanından sonra Kürtlerden “bunun hesabını” sormuştur. Cumhuriyeti birlikte kurdukları Kürt kardeşlerinin kanlarıyla adeta “ellerini” yıkamıştır. Bitmeyen tehcir yasaları, sıkıyönetimleri, zulümleri, baskıları, katliamları ve soykırımlarıyla geçen bir dönem yaratılmıştır. Bu süreçte 1 milyona yakın Kürt katledilirken bir o kadarı da yerinden, yurdundan edilmiş, yaban ellere, bilmedikleri yerlere sürülmüşlerdir. Bunları yaparken de amaç, Kürtleri öz benliklerinden uzaklaştırarak yabancılaştırmak, Türkleştirmektir. Yani Kürtlük adına var olan her şeyi imha etmektir. Dönemin canlı tanıklarının anlattıklarına göre, Bingöl köylerinde teslim olan binlerce köylü Bingöl’e götürülürken yolda süngülenerek öldürülmüşlerdir. Dönemin tanıklarından olan Şeyh Sait’in torunlarından Muhammed Kasım Fırat, “isyan sırasında 80 bine yakın insan katledilmiştir” demektedir. Yine o dönem isyan merkezi olan bugünkü Genç (Darahéné) ilçesindeki Zıkti aşiretine ait toplu mezarlar dahi açılmamıştır. Halepçe katliamı öncesi ve sonrasındaki enfal hareketlerinde götürülen ve akıbetleri bilinemeyen onbinlerce Kürdün durumuna ne kadar da benziyor.

Ağrı isyanından sonra isyanın mücavir alanı denen çevresinde yapılan katliam ve soykırımlar Halepçe’den aşağı değildir. Özellikle Zilan deresinde yapılanları kelimelerle izah etmek çok zordur. Zilan vadisinin giriş ve çıkışları tutulmuş, dönemin en modern silahlarıyla adeta ölüm kusulmuştur. Gökten yağmur yerine bombalarla ölüm yağmıştır. Yapılan bir imha ve temizlik hareketidir. Devletin yarı resmi yayın organı rolünde olan dönemin Cumhuriyet gazetesi 16 Temmuz 1930 tarihli sayısında katliamı şöyle anlatmıştır. “Ağrı eteklerinde eşkıyaya katılan köyler yakılarak, ahalisi Erciş’e sevk ve orda iskan olmuştur. Zilan harekatında imha edilen eşkıya miktarı 15 binden fazladır. Yalnız bir müfreze önünde düşüp ölenler 1000 kişi oldukları tahmin ediliyor… Buradaki harp pek müthiş bir tarzda cereyan etmiştir. Zilan deresi lebalep (tamamen) cesetlerle dolmuştur” (Ahmet Kahraman Kürt İsyanları -Tedip ve Tenkil-)

Halepçe katliamının asıl failleri Zilan deresini cesetlerle dolduranlar ve bunlara seyirci kalanlardır. Ancak olan yine savunmasız bir halk olan Kürtlere olmuştur. Nasıl ki, Zilan deresinden yükselen çığlıklar sağır olmuş kulaklar tarafından duyulmamışsa, Halepçe’de babasının kucağında can veren “sessiz tanık” da kör olmuş, mil çekilmiş gözler tarafından görülmemiştir.

Dersim’de durum çok daha vahimdir. Dersim’de dereler oluk oluk kan akmıştır. Munzur suyunun günlerce kırmızı aktığı söylenir. Sadece Munzur’da 50 bin, Dersim’in tümünde ise 70 binden fazla Kürdün katledildiği resmi kayıtlara geçmiştir. Ancak katliam tanıklarının anlattığına göre bu sayının çok çok üzerinde Kürt katledilmiştir. Kimi anlatımlara göre bu rakam 300 bini aşmıştır. Nuri Dersimi “intikam” adlı şiirinde bu durumu çok çarpıcı bir şekilde işlemiştir. Zilanda olduğu gibi Dersim’de de karnı deşilen, kayalardan atılan, mağaralarda yakılanların çığlıkları duyulmamıştır. Bunlar aysberg’in görünen yüzüdür. İşin görünmeyen yüzü daha derin ve daha vahimdir.

Rahmetli Apé Musa bir yazısında “zalimler bizim için bir sözlük hazırlamışlar. Bu sözlüklerinde Kürtleri öldürmenin adını temizlik koymuşlar.” demişti. Dönemin başbakanı olan Celal Bayar 29 Haziran 1938 yılında mecliste yaptığı bir konuşmada “Dersim sorunu genel bir temizlik hareketiyle ortadan kaldırılmıştır” söyledikleri Apé Musa’yı doğrular niteliktedir. Tüm egemen ve sömürgeci güçlerin Kürtlere yaklaşımı budur.

Türk devletinin soykırımcı geleneğini çok iyi özümseyen Saddam, aynı geleneği güney Kürdistan Kürtlerine de uygulamıştır. 1960-1980 arasında onbinlerce Kürdü ya katletmiş, yada sürgüne göndermiş ve yok etmiştir. Kürtlere karşı tam bir soykırım seferi düzenlemiştir. Ama asıl katliamları 1980’den sonra yapmıştır. Bu durum o dönemin bölgenin siyasal durumuyla ilgilidir. 1979 yılında İran’da devrim yapan İslami güçler bu devrimi bölgeye yayma arayışına girdiler. Bu durum emperyalistlerin çıkarlarıyla çelişince İran’a karşı Irak’a, Saddam’a her türlü desteği vererek İran’ı etkisizleştirmek istediler. İşte Halepçe’ye giden yolun başlangıç noktası burasıdır. İran’a karşı Saddam’a destek veren tüm güçlerin bu Halepçe katliamında parmağı vardır. İran’da güney Kürdistan’daki Kürt örgütlerini kullanınca Saddam’a katliam gerekçesi oluşur. “Dinden dönenleri cezalandırma” gerekçesiyle ve savaş ganimeti (enfal) adıyla Kürtlere karşı operasyonlara başlar. Günümüzde Kobané ve Şengal’e saldıran DAİŞ’in “Allah bize İsraillilerle savaşmayı değil, dinden dönmüş mürtetlerle savaşmayı emretti” söylemlerine ne kadar da benzemektedir. Yüzbinlerce Kürdü Irak’ın içlerindeki çöllük bölgelere sürer, burada akıl almaz işkenceler sonucu katlederek çölün kumlarına gömer. Ama asıl yönelimini 1987’de yapar. Saddam Kürtlere karşı ilk kapsamlı saldırısını 16 Nisan 1987 yılında Kandil’in Balisan vadisinde yapar. Hatta bu operasyonda kimyasal gazları dahi kullandığı söylenmektedir. Bu saldırıda yüzlerce sivil, savunmasız kadın-çocuk katledilmişlerdir. Saldırıdan birkaç gün sonra Irak ordusu büyük bir ordu ve yıkım aletleriyle vadiye girerek vadideki ve çevresindeki 700’ün üzerinde köyü yerle bir eder, eli silah tutabilecek tüm erkekleri katleder, kadınları da ganimet olarak alıp götürürler. Şengal’e giren DAİŞ çetelerinin erkekleri katlederek Ezidi Kürt kadınlarını ganimet olarak götürüp körfez ülkelerine satmalarına ne kadar da benziyor.

1987 yılının sonlarında nüfus sayımı yapılarak devletle işbirliği yapıp koruculaşmayanları terörist ve İran ajanı ilan ederek 2. Enfal hareketi adı altında yeni bir saldırı dalgasını başlatır. 23 Şubat 1988 yılında Süleymaniye’ye bağlı Dokan gölü çevresinde saldırıya geçer. YNK Peşmergeleri halkı savunacaklarını söyleyerek halkın direnmesini isterler. Ancak Saddam güçlerinin alana gelmesiyle iradesi kırılan YNK direnmekten vazgeçerek mevzilerini terk ederek kaçarlar. Bunun üzerine Saddam güçleri gözü dönmüş çılgınlar gibi köylere saldırırlar. Köyleri bir daha yerleşmeye açılmayacak tarzda imha ederler. Bu durum DAİŞ’in Şengal’e girmesiyle KDP peşmergelerinin direnmeden mevzilerini terk ederek kaçmalarına ne kadar benzemektedir. Saddam güçlerinin köylere girmesiyle halk can havliyle kendisini dağlara, sarp yerlere vurmuştur. Bu dağlarda açlıktan, susuzluktan, yorgunluktan binlerce insan ölmüştür. Ancak buna rağmen Saddam istediği sonucu alamaz. Halk teslim olmaktansa direnerek ölmeyi seçer. Halkın bu direnişini YNK kendi dar çıkarları için kullanır ve İran’la anlaşır. Halk büyük direnişlerden sonra Halepçe şehrini Saddam güçlerinden geri alır. Bunun üzerine İran askerleriyle anlaşan YNK Halepçe’nin denetimini eline alır. Saddam ordusunun Balisan vadisinde kimyasal silah kullandığından halkta ciddi bir tedirginlik oluşmuştu. Halepçe’de de böyle bir şeyin olabileceğini hesaplayan halk, Halepçe’den ayrılmak ister. Ancak YNK peşmegeleri ve İran askerleri halkın şehirden çıkmasına izin vermezler. Halk şehirde çaresiz kalır. Kendi imkânlarıyla sığınaklar kazarak kimi hazırlıklar yapar. Buna karşılık Saddam ordusunu yeniden düzenler. Kuzeni olan Kimyasal Ali lakabıyla anılan Ali Hasan El Mecid’i Kürdistan ordu komutanlığına atar ve her türlü yetkiyle donatır. Bunun üzerine 16 Mart sabahı MIG-23 savaş uçaklarıyla bombalar. İstediği sonucu almayınca öğleden sonra savaş uçaklardan bu sefer kimyasal gazlar kullanır. Yakıcı, boğucu, zehirleyici ve sinir gazları olmak üzere her türden kimyasal gazları kullanır. Kullanılan gazlardan özellikle sarin ve hardal gazları çok etkili olurlar. Bu saldırıda çoğu çocuk ve kadın olmak üzere 6.357 kişi zehirlenerek, boğularak yada yanarak yaşamını yitirir. 14.765 kişi de ağır derece de yaralanır. Dünya sağlık örgütünün raporlarına göre bu kimyasal saldırıyla doğrudan bağlantılı ve günümüze kadar olan sürede 43.753 kişi yaşamını yitirmiş, 61.200 kişi de sakat kalmıştır. Bu rakamlar gerçeğin çok küçük bir kısmını ancak yansıtmaktadır. Süleymaniye üniversitesi tıp fakültesi profesörlerinden Fuat Baban bir yazısında Halepçe’de özürlü doğum oranının Hiroşima ve Nagazaki’ninkinden 4-5 kat daha fazla olduğunu belirtmiştir.

16 Mart sabahında gökten bombalar ve ölüm yağar, güzel bahar kokuları, menekşe nergiz kokuları yerine zehirli ve kimyasal gazların kokusu yayılır. Kuş cıvıltıları yerine MİG’lerin mahşeri andıran sesleri duyulur. Çığlıklar yankılanır. Sonrasında ölümü sessizlik ve sessiz tanık! Ancak gözler kör, kulaklar sağır. Duyulmaz çığlıkları…  Bununla sınırlı değildir kareler… Çocuklarına sarılmış ve öylece donup kalmış analar… Belki kurtulurum telaşıyla kuytuluklara, izbe köşelere saklanmış ve orada yığılıp kalmış insanlar… Can havliyle kendilerini arabalara yetiştirmek isteyenler… Üst üstte yığılıp kalmış cesetler… Newroz öncesinde rahmet yağmurları değil gazap yağar gökten… Ot değil, insan biçilmiştir Halepçe ovasında… İnsan değil, otun dahi yeşermesi istenmez Halepçe ovasında… Picassonun guvernika adlı resminde olduğu gibi her şey saçılmış Halepçe ovasına… Taşlar ve evler dışında ayakta kalan bir şey yok. Uyur gibi yatan binlerce insan ve hayvan cesetleri… Ama kan yok… Sadece yanmış, boğulmuş ve morarmış cesetler ve hesap sorulamadığından devam eder Halepçeler…

Halepçe katliamından sonra da enfal hareketleri durmaz. Adeta Kürdistan’da taş üzerinde taş, gövde üzerinde baş bırakılmak istenmez. Adeta kurtların koyun sürülerine saldırması gibi adları ölüm mangalarına, infaz mangalarına çıkan askeri güçlerle arazilerde operasyonlar yapılır. Bu katliamlardan kaçarak kurtulan bu “kılıç artıkları” bu seferde bu mangaların hedefi olurlar. “Çok şanslı” olup bunlardan da kurtulanlar Nazi toplama kamplarını aratmayan kamplarda toplanırlar. Bu kampların başında Topzawa kampı gelmektedir. Burada tutsaklar Nazi kamplarında olduğu gibi numaralarla anılırlar. Böylece benlikleri, kişilikleri, hafızaları yok edilmek istenir. Bu kampa getirilen ve eli silah tutabilecek olan 15-70 yaş arasındaki erkeklerden bir daha haber alınamamıştır. Kadın ve çocuklar Dibs’e götürülerek akıl almaz işkencelere maruz kalmışlardır. Daha yaşlılar ise Irak’ın iç kesimlerdeki çölde bulunan Negre Selman cezaevine götürülmüşlerdir. Bu çöllerden de dönen olmamıştır.

Egemen güçler Kürtlerin yaşadığı her yerde bu asimilasyon, soykırım ve katliam politikalarını hayata geçirmişlerdir. 12 Mart 1995 yılında tüm dünyanın gözlerinin önünde ve dünyanın merkezlerinden olan İstanbul’da 20’ye yakın Kürt ve alevinin katledilesiyle sonuçlanan gazi katliamı… Bir futbol maçını gerekçe yaparak ırkçı ve faşist sloganlar atarak Rojava’nın Kamışlo kentinde Kürt halkına saldırarak 36 insanın katledilmesiyle sonuçlanan 12 Mart Kamışlo katliamı. Kaçakçılık gerekçe gösterilerek adeta midesinden rahatsız bir hastanın kusması gibi gökten ölüm kusarak çoğu çocuk 34 Kürdün katledilmesiyle sonuçlanan Roboski katliamı. Ve Roboski, Kobané ve Şengal Uluslararası güçlerin bilgisi dahilinde ve isteği doğrultusunda 3 Ağustos 2014 yılında yapılan saldırı… İşbirlikçilik ve ihanet geleneğinin günümüzdeki ifadesi olan KDP’nin halkın elindeki bireysel silahları da toplayarak alandan kaçması ve halkı DAİŞ çetelerinin insafına bırakması sonucunda başta kadın ve çocuklar olmak üzere binlerce ézdi Kürdünün katledilmesine, onbinlercesinin her türlü zorluğu, açlığı, yorgunluğu göze alarak kendisini dağlara vurması ve onlarcasının yaşamını yitirmesi yeni Halepçeler olarak beynimizde yer edinmiştir.

Eğer bu yeni Halepçeler, Halepçe gibi etkili olmamışsa bu düşmanların daha az saldırmalarından değildir. PKK öncülüğünde bilinçlenerek örgütlenen halk, tarihte yaşananlardan dersler almıştır. Tecrübe çıkarmış ve toplumsal hafıza oluşturmuştur. Bu toplumsal hafıza ve örgütlülük olmasaydı, Şengal, Kobani ve diğer alanlarda yapılanlar Halepçe’yi çok çok aşardı.

Halepçe’de yaşamını yitirenlerin anısına verilecek karşılık yeni Halepçe’leri durdurmak olmalıdır. Buda ancak Kürt halkına belletilen bu kaderi kırmakla, zorla giydirilen bu ölüm kefenini yırtmakla olacaktır. Bu yüzden Halepçe’ye yol açan güncel ve tarihsel nedenleri çok iyi bilme, bilince çıkarma ve onları aşma gücünü göstermek gerekir. Bunun yolu da politik ve ahlaki özellikleriyle toplumun kendisini yeniden var etmesidir. Farklılıkların birlik içerisinde en geniş anlamda kendilerini ifade etmeleridir. Kürtler açısından da Kürt ulusal kongresinin toplanarak bir ulusal direniş politikası geliştirmesiyle ancak bu katliamlar durdurulabilir. En son DAİŞ denen çete gücün Kobané, Şengal, Maxmur ve güney Kürdistan’ın birçok yerinde saldırması ve yeni Halepçelere girişmesi de bunu açıkça göstermektedir. Bu açık ve yakın tehditi bertaraf etmek, bir insanlık suçu olan soykırımı durdurmak, geçmişte yapılanların hesabını sormak ancak bununla mümkündür. Bunun dışındaki tüm yaklaşımlar yeni katliamlara, yeni Halepçelere, yeni Roboski, Şengal ve Kobané’lere yol açacağı ve bu çete güçlerine hizmet ettiği unutulmamalıdır. 

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.