TOPLUMSAL ADALET VE ZOR-ŞİDDET İLİŞKİSİ

15 Mart 2015 Pazar

Toplumda içselleşen şiddet kültürü en fazla kadın üzerine uygulanmaktadır









Dicle TEKMAN

Toplumsal normların hâkim olduğu ve insan ilişkilerinin geliştiği, demokratik ve ahlaki, politik toplum inşasında zorun rolü, ancak halkın haklarına, değerlerine yapılan baskı ve saldırılara karşı toplumun kendisini öz savunma temelinde korumaya almasıdır. Eğer bir toplumun diline, kültürüne, kimliğine en temelinde iradesine yönelik bir saldırı varsa bu toplumun hem hukuki, hem siyasi ve hem de askeri anlamda meşru müdafaayı kullanma hakkı vardır. Zor’un kısaca tanımını böyle verebiliriz.  Zor ve Toplumsal Adalet arasındaki ilişkinin tarihsel ve toplumsal boyutu konumuzu daha anlaşılır kılması için toplumlar tarihini kısaca incelemek öğretici olacaktır. Beş bin yıllık merkezi uygarlığın tarihten günümüze kadar toplumlar üzerinde hâkimiyeti kurabilmek ve iktidarını sürdürebilme amaçlı zor aygıtını kullanarak bununla savaşlar, katliamlar, talan, gasp ve sömürü gibi çeşitli şiddet yöntemlerine başvurmuştur.

Nitekim ilk zor örgütlenmesi ‘güçlü ve kurnaz adam’ ile başlar. Avcılıkta öğrendiği tuzak, komplo ve kurnazlığını daha sonra insanlar üzerinde uygulayarak günümüzde meşru görülen Zor aygıtı, devletin ideolojik, siyasi ve askeri temel aracı haline getirilir. Klan erkeğinin hayvanlar üzerinden geliştirdiği savaş taktiğinin günümüz toplumları açısından her gün bir kıyamete yol açacağını acaba tahmin edebilir miydi? Yine bu kültürün ( Avcılık) Ana tanrıça kadının kendi emeği ile yarattığı komünal, özgürlükçü yaşamına ve yaratılan değerlere karşı büyük ihanetin sebebi ve Zor ile gasp edeni olacağı bilinebilir miydi? Bu soruların cevabı ancak toplumsal tarih gerçekliğini doğru algılayıp ve anlayarak verebiliriz.

İlk Zor, kadın üzerine, kadının ilk ev ekonomisine, maddi-manevi kültürüne karşı yapılan talan ve gasptır. Ağırlıklı olarak ana-kadının kurduğu özgür, komünal yaşam tarzına karşı yapılan tarihi ittifakla ( şaman-rahip-şef) zor aygıtı kullanılarak erkek egemen topluma, iktidarlaşmaya, sınıflaşmaya ve devletleşmeye doğru geçiş yapılır. Kadına hükmetmeyle başlayan zor’un sahipleri topluma da hükmetmeye, toplumu bununla kimliksizleştirme, iradesizleştirme ve sömürmeye çalışır. İlk sömürü ve zor kuşkusuz kadına ve onun ev ekonomisine karşı yapılan örgütlenmedir. Tarım ve toplayıcılıkla uğraşan ana-kadın tanrıça, ürettiği ürünlerle toplumu besleme ve koruma gibi konulardan sorumludur. Bununla toplumsal bir yaşamı geliştirmiş, özgür, eşit ve ahlaklı bir sisteme kavuşturmuştur. Fakat kıskanç erkek -güçlü ve kurnaz adam- kadının kurduğu yaşama karşı tahammülsüzlüğünü ona alternatif bir yaşam ve sistem örgütlenmesine giderek belli etmiştir.

Devletçi uygarlığın kadın üzerinden zor kullanarak toplumu sömürdüğü ilk alan ekonomi alanıdır. İlk büyük zor, ekonomik zor olarak gelişir. Uygarlıkla gelişen bu ekonomik gasp, Kapitalist Modernite de giderek toplumlar üzerinden daha da azmanlaşır. Bilindiği gibi günümüz toplumlarında ve ülkelerde en ciddi problem ekonomik alanda yaşanılan zor ve soykırımdır. Tarihin şimdiki ‘Şaman’ları yaşama, doğa-evrene, insanlığa daha acımasız olmaktadır. İnsanın emeği, kanı üzerinden kazanılan sermaye, devletin hazinesine gitmekte, kapitalist sistem bununla beslenmektedir. Bugün ekonomik zor, küresel sermaye eliyle yürütülmektedir. Buna karşı çıkan ve ya direnen ise, her türlü şiddete, savaşa maruz kalmaktadır. Zor aygıtının ekonomi alanı dışında, diğer alanları da kapsayan boyutları vardır. Örneğin; ideolojik zor, kültürel zor, askeri zor gibi kavramların da devletçi-iktidar sisteminin kendisini ayakta tuttuğu ve ömrünü uzattığı temel araçlardır.

Zor, devletçi uygarlığın bir aracı olduğu kadar, devletin kendisi de bir Zor aracıdır. Devlet, toplumu kendisine bağlayabilmek için ideolojik zor’a başvurur. İdeolojik Zor, toplumu zihinde fethetmenin bir aracıdır. Tarihte Sümer tapınakları  (Ziguratlar)bir beyin yıkama yerleriydi, bugün ise okullar, üniversiteler, camiler kısacası devlet kurumlarının olduğu her yer insan zihninin yalan ve çarpıtmalarla dondurulduğu mekânlardır. İlk toplumu inandırdığı ve yönettiği ideolojik zor, Tanrı-devlet kavramlarıdır. Tanrı-devlet artık toplumun beyninde ve ruhundadır. Bunun için ilk olarak dinsel inanç kültürü geliştirilir ve tanrıların göklerde ikamet ettiği, insanların tanrı olamayacağı, ancak tanrının bir hizmetçisi, kulu olabileceği, yine tanrılar ne zaman isterse insanları cezalandırabileceği gibi tanrı üzerine birçok sıfat yüklenir. Toplumlar ikna olmadan devlete uzun süre gönüllü kölelik yapmaz. Toplum tanrıya -yani devlete- inandırılarak kölece çalıştırılır. Bunun için Din olgusu devletçi uygarlığın resmi bir ideolojisi haline getirilir. Din, günümüz de toplum üzerinden çıkar sağlamak ve hükmetmek için devreye giren bir şiddet aracına dönmüştür. Bugün Din’nin ne ahlakı, ne adaleti, nede vicdanı kalmıştır.

Kürdistan’da Zor ve Şiddetin toplumsallık içindeki yerini irdelediğimizde kuşkusuz hiçbir toplum Kürt toplumu kadar zor ve şiddet olgularıyla karşı karşıya gelmemiştir. Sümerlerden günümüze kadar gelen işgal, sömürü, öldürme, yakma, katliam, göç, işkence, zindan ve daha birçok şiddet politikası ve savaşlar en fazla Kürt halkı üzerine uygulanmıştır. Fakat bu işgallere, zor ve şiddete rağmen Kürt toplumu hiçbir dönemde bu işgalci, sömürgeci güçlerin baskı ve saldırılarına asla boyun eğmemiş, sürekli bir direniş ve mücadele içerisinde bulunmuştur. Bunu PKK’nin kırk yıllık Özgürlük Mücadelesi neticesinde görmek mümkündür. Şiddet olgusu da devletçi uygarlığın bir icadıdır.  Sosyolojik, psikolojik, ekonomik, kültürel ve fiziksel olarak çok çeşitli boyutları içermektedir. Devletçi-iktidarın topluma rahatça hükmedemediğinde ve ya toplumun sistem karşıtı eylemlerde bulunduğunda müdahale amaçlı devreye koyduğu şiddet aracı, bugün adeta bir kültür haline gelmiş ve yaşamın tüm alanında yer almaktadır. Genelde beş bin, özelde ise beş yüz yıldır iktidarın temel bir aracı olan şiddet, günümüzde artık meşru bir konuma gelmiştir. Şiddete uğramayan neredeyse hiçbir canlı kalmamış gibidir. Doğa-Evren tümüyle bir zor-şiddete maruz kalmaktadır.

Toplumun iç sorunlarını irdelediğimizde; giderek ağırlaşan bu şiddet kültürü, toplumu ahlaki değerlerinden uzaklaştırmakta, kişide inançsız, amaçsız, bireyi-toplumsallığı değersiz görme, aşırı bireyci, bencil, duyarsız ve yaşamı anlamsızlaştırma gibi bunalımlı bir toplum ve birey gerçekliği ile karşılaşmaktayız. Toplumda içselleşen şiddet kültürü en fazla kadın üzerine uygulanmaktadır. Genelde uygarlığın özelde kapitalist sistemin kadına karşı şiddeti meşru kılması ve bir meta, Pazar konumuna getirmesinin altında tamamen kâr ve sermaye hesabı yatmaktadır. Şiddetin temel bir amacı da insanlar üzerinden kâr elde edebilmesidir. Kadında içselleşen kölelik üzerinden sistem kâr ederek, ömrünü güvenceye almakta, diğer yandan ise sistem karşısında direnen kadını da düşmanı kılmaktadır. Erkek egemen sistem kadın düşmanlığını her geçen gün daha da arttırmakta, şiddet ve zor kullanarak kadını, kadın şahsında tüm toplumu çökertmektedir. Son dönemlerde artan kadın katliamları, cinayetler, intiharlar vs. tüm bu şiddetin failleri kuşkusuz devletçi-iktidar güçleridir. Dolayısıyla başta kadın köleliği, katliamlar, cinayet ve intiharlar toplumsal adalet sisteminde çözümlenmeden hiçbir toplumsal sorunlar çözülmeyecektir. İktidar ve sömürü güçlerinin iflası ancak kadın aklı ile gelişen toplumsal adalet sistemiyle mümkündür. Bunun için; Toplumsal adaletin ilk olarak kadının özgürlüğü, eşitliği ve demokrasi sorunları üzerine kapsamlı mücadele yürütecek bir kuruma ulaşması gerekir. Dolayısıyla devlet-iktidar ve kapitalizmin dayattıkları bu zor ve şiddet olguların ancak toplumsal adaletin, barışın, demokrasinin ve özgürlüğün geliştiği alanlarda son bulacaktır.

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.