VAROLUŞSALLIĞIN DOĞASINDAN KADINLA ÖZGÜR YAŞAMA

25 Mart 2015 Çarşamba

Kadın-erkek ilişkisi itibarîyle yaşananları doğal gören, biyolojik zemine oturtmaya çalışan, yanı sıra, tanrının bir buyruğu, isteği sayan yaklaşımlar söz konusudur









Nurhak MUŞ

Toplumsal sorunlara yol açan temel konu kadın sorunudur. Kaynağını bu sorundan almayan, direkt yada dolaylı bundan beslenmeyen bir toplumsal sorun yok gibidir. Dinden felsefeye, bilimden sanata, siyasetten ekonomiye, spordan eğitime, tüm toplumsal alan ve ilişkilerde bunu görmek mümkündür. Cinsiyetçi olmayan, kadın karşıtlığı temelinde kurgulanmamış bir yaşam ve ilişki yok gibidir. Köleliğin, sömürünün ilk ve en ağır biçimleri bu alanda uygulanmıştır. Cins itibarîyle kadın, toplum kırımların türlü biçimlerine maruz kalmıştır. Toplum kırım ve kölelik biçimlerinin tümü bunu takiben gelişmiştir. Hiçbir savaş ve toplum kırımı kadın katliamı ve kırımı kadar derin, acımasız, kirli ve tahripkâr olmamıştır. Hiçbir düşmanlık kadın düşmanlığı kadar kalıcılık kazanmamıştır. Kadına karşı yürütülenin tek taraflı, gayri ahlâkî, adı konmamış bir savaş hali olduğu gizlenmeye gelmez bir gerçeklik halini almıştır. Toplumun en temel ve can alıcı sorunu olmasına karşılık görmezden gelinmiş, yok sayılmış, üzerinde en az konuşulan bir konu olarak kalmıştır. Açık yada gizli, milyonlarca kadının hala erkekten baskı gördüğü, şiddete maruz kaldığı, katliamlardan geçtiğine acıyla tanık olmaktayız. Günlük olarak gerçekleşen taciz, tecavüz, türlü işkence ve kadın ölümleri, kadın düşmanlığının sürmekte olduğunu, adı konmamış savaş halinin hala tüm ahlâk dışı biçimleriyle devam ettiğini göstermektedir. Kadın şahsında topluma, yaşama saldırılmakta,  insanî olan bitirilmek istenmektedir.

Kadın sorunu, kadının yaşadıklarıyla sınırlı bir sorun değildir. Soruna sadece kadın sorunu olarak bakmak, böyle görmek eksik olacaktır. Ayrıca, sorunu kadın değil erkek, onun hâkim kültürü doğurmuştur. Bu açıdan kadından çok, erkeğin bir sorunudur. Sorun temelde yaşamla, yaşamın nasılıyla, insanlaşmayla, insanın anlam dünyasıyla alâkalıdır.

Kadın- erkek ilişkisi bağlamında çok şey söylenebilir, ancak yaşamın, insanın nasılıyla ilgili olduğundan felsefi bir yaklaşımı gerektiriyor. Felsefe dışı yaklaşımlarla sorunun kavranamayacağı, soruna yaklaşım itibarîyle tekrara düşüleceği açıktır. Kadın ve erkekler olarak varlığımıza eğilmeden, felsefi açıdan sorgulamalar yaşamadan, varlığımıza yeni anlamlar katmadan algılarımızın, yaşam ve ilişki biçimlerimizin değişebilmesi güçtür.

Konuyu düşünmek ve yorumlamak üzere şu temel sorular sorulabilir: Yaşam nedir?  İnsan nedir? Varlığımızın anlamı, amacı nedir? Kadının, erkeğin doğası, insanın evrendeki yeri nedir? Kadın-erkek ilişkisi itibarîyle yaşananlar tabii midir? Değilse, bu hale nasıl gelindi?  Böyle olsun kim istedi?  Kadın mı?  Erkek mi? Biz mi istedik? Yaşanmakta olan, bizde yaşanan,yaşayan gerçeklik nedir? Tanrı mı? Doğa mı? Zorba, güçlü adamın ruhu ve kültü mü?  Bu aşağılık ruhun, kültün yaratıcısı, sorumlusu kimdir sahiden? Nereden kaynağını alıyor bu sapkın düşünüşler? Bu zorba, ahlâkî olmayan düşün ve davranışları tabii kılan, ona meşruiyet sağlayan insani veya doğal bir yasadan söz edilebilir mi? Var mı bir meşruiyeti bu gayri insani düşün ve davranışların? Herkesçe sorulması ve yanıtlanması gereken önemli sorulardır bunlar.

Konuya, tabii olanı, varlığın oluşma, gerçekleşme biçimini değerlendirmekle başlanabilir. Varlığın canlı olduğu, zihni ve maddesiyle bütünlük arz ettiği, dahası, evrenin zihni ve maddesiyle bir organizma olabileceği yönünde fikri dönüşümler yaşıyoruz. Bu, düşün dünyalarımızı sarsacak, köklü bir paradigma değişikliği anlamına geliyor. Farklı anlam dünyalarının doğmasına, alternatif düşün ve yaşamların gelişmesine yol açabilecek bir gelişmedir.

Eril-dişil, zihin-madde, dalga- parçacık vb. varlığı oluşturan ikilim ve bileşenlerin tümü aynı özden geliyor. Her şey, hepimiz ortak bir öze, geçmişe sahibiz. Aynı özün, birin farklı biçim ve yansımalarıyız. Çoğalma, farklılaşma, birin dönüşmesi, ikilim yaratması yoluyla gerçekleşir. İkiye ayrılan birin, kendisiyle buluşma arzusundan doğuyor her şey. Evrensel oluş,  gerçekleşme temelde eril ve dişil öğeler yoluyla oluyor. Var oluşu mümkün kılan tabii, yaratıcı ikilim budur. Kâinatın oluşu böyle gerçekleşiyor. Kuanta düzeyinden gelişkin canlı türüne, tüm varlıkta bu ikilimi görmek, gözlemlemek mümkündür. Bu hal, alemin varoluş dili, gerçekleme tarzı olduğu kadar, hareketin de başlıca nedenlerindendir. Artı-eksi (eril-dişil) durumlar olmasaydı hareketten, bir oluş ve gerçekleşme durumundan söz edilemezdi. Eril ve dişil durumlar olmaksızın,  olmak, yapılaşmak, çoğalmak, yol almak, sevmek, düşünmek, mutlu olmak, anlamak, anlamlaşmak, aşka düşmek, özgürleşmek gibi hissiyatların doğması, gelişmesi mümkün olamazdı. Tabii olan budur. Yalnız başına eril veya dişil olanı düşünmek, birini önceleyip diğerini ötelemek anlamlı değildir. Her ikisine de anlamlarını veren ve işlev kazandıran birliktelikleridir. Birbirilerini var kılan, koşullayan doğalardır. Yine de bir öncelik aranacaksa ki bu öncelikten de ziyade kapsayıcılık anlamında dişil-doğurgan, ana rolünde olan öncellik arz edebilir. Erillik de dişil durum kadar tabiidir. Dişil olanın diğer yanı, tamamlayanıdır. İkilimlerden birinin zayıf kılınması, işlevinden olması, birin yitimi, her ikisinin de ölümü olur. Kadın erkek ilişkisine, eril ve dişil olanın tabiatına, insan-doğa ilişkisi bağlamında da bazı yorumlar getirmek mümkündür.

Varoluşu ele almak, değerlendirmeye tabi tutmak bakımından şu soruların sorulması önemlidir. Oluşum nedir?  Nasıl mümkün oldu?  Neden olmak durumunda kaldı? Evrenin anlamı-amacı nedir? Amaçsız, anlamsız bir varlık düşünülebilir mi? İnsanın evrenle ilişkisi, bağı nedir? İnsanlaşan doğanın anlamı, gayesi nedir? Kadın-erkek, kadın-doğa, doğa-toplum arasında ne tür bir bağ vardır? Söz konusu ilişkinin tabiatı, anlamı nedir? Önder APO varlığı, felsefi ikilim olarak varlık-yokluk ikiliminden başlatır. Varlığın, varlık-yokluk mücadelesinden doğduğunu belirtir. “hebû-tune bû, bir varmış bir yokmuş” Masal, hikâye ve öykülerin bu giriş cümlesiyle başlatılması anlamlıdır. Varlığı, olmak ile olmamak halinden oluşan bir geçiş durumu olarak yorumlamak mümkündür. Potansiyel varlıktan varlığa geçiş söz konusudur. Kararsız halden çıkan kararlaşma olarak da bakılabilir.

Oluşun ilk eylemi, öncel amacı olmaktır. Olmak, var olma durumudur. Varlığın olma, gerçekleşme halidir. Tüm varlıkların olmazsa olmaz ilki budur. Buna yol açan ise istençtir. Varlık, var olma istencinden doğar. Varlığın kendisi bir istenç-iradeleşme, kararlaşma halidir. İstenç varlıkların gerçekleşme, varlık bulma arzusudur. İstenç ve iradeye müdahale, varlığın kendisine, özgürlüğüne, gerçekleşme arzusuna müdahaledir. Gelişkin zekâsıyla insandan en küçük enerji taneciğine geçerli bir durumdur bu. Varlığa baskı ve müdahale durumuna bir elektronun, insanla ortak tepkiyi paylaşması bundan olsa gerek. Bu evrensel nitelikteki tepki, varlığın kendisini koruması kadar, bir özgürlük istemini de dile getirir. Varlık, gerçekleşmek kadar özgür olmayı arzular. Özgürlüksüz gerçekleşmeler zor ve bir o kadar da çarpık olurlar. Hareket serbestîsini ifade eden özgürlük, anlamla bağlantılı bir olaydır. Anlam özgürlüğe, ideal hareket serbestîsine yol açar. Zihinsellik anlama, anlam ise özgürleşmeye yol açar. Anlamlaşma, evrensel ölçülerde bir gelişme ve özgürleşme halidir. Özgürlük duygusu varlıkların gelişme, gerçekleşme arzusundan doğar. İhtiyaç kadar engeller de özgürlük arzusuna yol açar. Hareketin engellenmesi, engelin aşılması yönünde bir özgürlük istencine-hareketine yol açar.Özgürleşme arzusu, engellerin varlığıyla orantılı gelişerek büyür. İhtiyaç halini almış istenç beyinsel gelişmeye, beyinsel gelişme ise anlamlaşmaya, özgürleşmeye yol açar. Varlıkların özgürlük düzeyi, zekâları zihinsellikleriyle orantılı gelişir.

Evrenin gerçekleşme amacı, neden var olmak durumunda kaldığı, bir gayesinin olup olmadığı soruları önemlidir. Varlığımızı anlama, kavrama, amaç ve anlam dünyalarımızı sorgulamak, oluşturmak bakımından önem arz ediyor. Akıl sınırlarını zorlayan bu sorulara cevap üretmek, konu bağlamında hükümler geliştirmek kolay değildir elbette. Yanı sıra, bu sorulara yanıt ararken nereden hareket edileceği, nasıl bir yol izleneceği, nelerin baz alınıp alınmayacağı da önemli bir yol ve yöntem sorunu olarak karşımıza çıkıyor.

Evrenin amaçsız,  anlamsız bir hareket olduğunu düşündürtecek gerekçelerimiz yok; buna mukabil evrenin belli amaçlara yöneldiğini, evrendeki her hareketin bir anlamının olduğunu, dahası bir amaca yönelik olduğunu düşündürtecek çok sayıda gerekçelere sahibiz. Evrensel gerçekleşmelerin tam manasıyla hangi amaçlara yöneldiğini açıklayamayabiliriz. Ancak, zihin dışı, anlam ve amaçtan kopuk bir gerçekleşmenin olmadığını, olamayacağını biliyoruz. Örneğin gerekmedikçe, bir ihtiyaç yada istenç durumu doğmadıkça hareketin bir mantığı, anlamı olabilir mi? Kör maddenin kendinden hareketinin bir anlamı, mantığı yoktur. Canlı-cansız, özne-nesne algısına dayalı bilim paradigmasının hakikatten uzak, bilim dışı ve mekanik hükümler dizisinden ibaret olduğu anlaşılmıştır.

Hareketin canlılığa tekabül ettiği, canlılığın kendisinin bir zihinsellik durumu olduğu, evrenin mekanik, parçalı bir yapı-hareket olmadığı, tüm çeşitliliğiyle dev bir organizma olabileceği yönündeki bilimsel-felsefi yaklaşım ağırlık kazanmıştır.

Mekanik evren görüşünden farklı olarak, evrenin organizma hali evrensel hareketin canlı-zihinsel, pekâlâ belli anlam ve amaçlara yönelik olabileceğini gösteriyor. Atomik düzeyde seyreden enerji parçalarından bitkilere, bitkisel olandan hayvan ve insan âlemine dek, tüm tikellik ve bileşenlerin canlılık, zihinsellik belirtisi gösterdiği açığa çıkmıştır. Evrensel bir ruhun, bir üst aklın olup olamayacağı tartışılabilir. Platon, Hegel vb. birçok filozofun bu konudaki yaklaşımı olumlu yöndedir. Yanı sıra, canlılık ve zekânın sayısız türlerinin varlığına dair bilgi ve gözlem sahibiyiz. Bu bağlamda bakıldığında, canlı ve zeki bir doğanın amaçsız, anlam dışı olabileceğini düşünmemize neden olabilecek hiçbir sebep yoktur. Evrenin insan hali bu tartışmayı anlamlandırmamız açısından yeterli bir örnektir.

Evrenin neden olmak durumunda kaldığı ve ne tür amaçlara yöneldiği sorusunu gelişkin doğa olarak insan varlığı üzerinden ele almak, belli yanıtlar geliştirmek mümkündür. Oluşumun mantığı ve gelişme seyri izlendiğinde, potansiyel varlıktan varlığa, varlık itibarîyle enerjiden fiziğe, fizikten kimyasal ve biyolojik süreçlere, yansıra ideal canlı ortamdan  (biyolojik gelişme)  bitkiye, bitki âleminden hayvana, hayvandan en gelişkin tür olan insana doğru bir gelişimin söz konusu olduğu görülüyor.  Evrenin, izlediği yol itibarîyle gelişme, yetkinleşme çabasında olduğu görülüyor. Oluşma, yetkinleşme hali bedensel olduğu gibi ruhsaldır-zihinseldir. Zihinselliğin en gelişkin düzeyi insanda yaşanıyor. Varlık, zihni ve maddesiyle en yetkin haline insanda kavuşuyor. Evren, enerji ve maddenin farklı hallerinden, farklı zihni düzey ve yapılardan insana ulaşıyor. Diğer bir değişle evren insanlaşıyor. Evrenin gayelerinden biri, insanlaşmak olabilir. Düşünce olarak evren, (beyin) evriminin en ileri düzeyine insanda ulaşıyor. Potansiyel zihinden, zihinselliğe, zihnin farklı biçim ve düzeylerinden gelişkin insan zihnine bir evrim söz konusudur. Zihin-madde diyalektiğinin en yoğun hali insanda yaşanıyor. Madde; enerjinin-zihnin yapısallaşmasıyla,  zihin ise maddenin anlamlaşma, kendisini aşma istemiyle gelişir. Anlamlaşma istenci olarak enerji, maddeyi aştığı ölçüde anlamlaşır. Madde anlam kazandıkça,  enerjiye-zihne dönüştükçe özgürleşir. Farklı özellikler ihtiva etmekle birlikte eril-dişil ikileminde olduğu üzere zihin- madde ikilemi de temelde birdir. Evrensel özün farklı biçimleridir. Anlamlaşma olayı, ikilemlerin farklı özellikler ihtiva etmeleri ve dönüşüm yaşamalarından doğuyor. Anlam; metafizik karakteri gereği maddeden çok enerji durumuna, zihinselliğe geçişiyle mümkün oluyor.

İnsanlaşan evren, en iyi insanda dile gelir. Bu, evrendeki çeşitliliğin anlamsız olduğu, insan dışı farklı doğaların olmadığı anlamına gelmiyor. İnsanın baz alınması, zihinsel gelişimi, zihni ve bedeniyle zengin, gelişkin bir doğayı temsil etmesinden ötürüdür. İnsan zihni ve maddesiyle evrimin son halkasını oluşturuyor. Doğadaki çeşitlilikleri insan üzerinden açıklamak mümkün ancak her hangi bir canlıdan hareketle insanı açıklayabilmek, doğanın yetkin bir izahına kavuşturmak güçtür.

Evrenin anlam ve amaçlarını, sağladığı gerçekleşmeler, doğurduğu alemler üzerinden okunması olası ve akla uygun bir yaklaşımdır. Her eylemin şu veya bu düzeyde bir anlamı-düşüncesi vardır. Eylem, somutluk kazanmış, pratiğe dönüşmüş düşünceyi vurgular. Evrensel gerçekleşmenin kendisi de bir düşüncedir. Evren olarak türlü gerçekleşmeler, düşüncenin bedenleşmesini ifade ediyor. Bunun en çarpıcı hali insanda yaşanıyor. Evrenin evrimsel seyri, gelişim hikâyesi insanda özetini buluyor. Evren en yetkin anlamına insanla kavuşuyor. Evrenin anlam ve amaçları en iyi insanda dile geliyor.Kendi farkına insanlaşarak varıyor. İnsan olgusu, anlamını arayan evreni dile getiriyor. Evren, amaca-anlama insan yoluyla yürüyor. Bu bağlamda, evrene anlam ve amacını veren, onu oluşturan insan-evreni oluyor. İnsanlaşma-insanileşme durumu, evrenin amacı ve anlam yolculuğunu ifade ediyor. İnsanlaşan evrenden hareketle bakıldığında, anlam arayan, tercih geliştiren, yaşamın nasılı yönünde amacı belirleyen insandır. O halde insana dönülmelidir. İnsan olarak kendimizi kavramalı, evrene, oluşumun aklına, diline, ruhuna uygun amaçlar belirlemeliyiz. Bu açıdan bakıldığında, insan nedir, insanî olan nedir soruları önem kazanıyor.

İnsan, evrimsel gelişmenin son halkasını temsil ediyor. Canlıâlem en yetkin haline insanla kavuşuyor. Biyolojik evrimin, zihinsel gelişimin yanı sıra, toplumsallaşmanın en yetkin-gelişkin hali insanda yaşanıyor. İnsanlaşmaya, insanî gelişimine toplumsallaşmasıyla varıyor. İyi, doğru, güzel fikrine, âdil ve barışçıl olana, dostluk, arkadaşlık, yiğitlik, cömertlik vb. gibi ortak insanî değerlere toplumsallığı içinde varıyor. Sevgi, aşk, mutluluk, anlam ve özgürlük gibi insanî, evrensel yücelerine toplumsallığı içinde ulaşıyor. İnsanlaşan evren, bu insanî ölçü ve duygulanımlar üzerinden anlam kazanıyor. Olmak, varlık bulmak, iyi olmak, güzelleşmek, güzelin arayışında olmak, doğruyu bulmak, paylaşmak, dost olmak, barışçıl, âdil olana varmak, hissetmek, düşünmek, merak etmek, fark etmek, fark edilmek, sevmek, sevilmek, âşık olmak! Bunlardan daha yüce, daha anlamlı bir şey olabilir mi? Evrenin bu yüce duygulanımlardan öte ne anlamı, amacı olabilir ki! Kuşkusuz bilemediğimiz başkaca anlamları da olabilir evrenin. Ancak, bilme sınırlarımız itibarîyle düşünüldüğünde, evren, en güzel anlamlarına, en soylu ve sevgili amaçlarına toplumsallaşarak, insanlaşarak-insanileşerek varmış gibidir. Bu, anlam arayışına bir son yada sınır koyma değildir elbette, insanın evreni anlama, kendisini kavrama çabası süregeldiği üzere devam edecek bir olgudur. Varlığına farklı anlamlar katmak üzere mana arayışına, varlığının anlam ve amacını sorgulamaya, saptamaya devam edecektir.

Oluşumun mantığı, özellikleri, yetkin haline insanda kavuşan varoluşun gelişim seyri bu iken, insan üzerinden amaca böylesine bir yürüyüşü mevzubahisken; toplumsal sorunlar, savaş, yıkım, katliamlar neyin nesidir?

Kadın sorunu, kadın-erkek ilişkisi bağlamında yaşananlar ne anlama geliyor? Kadın sömürüsü, düşmanlığı nasıl gelişti? Tâbii, insanî anlam ve anlamlardan nasıl uzaklaşıldı? İnsan, insanca yaşam sihrini, anlamını nasıl oldu da yitirdi? Erkeğin kadına, bireyin topluma, insanın insana ve doğaya düşmanlığı nasıl gelişti? Sorulması gereken önemli sorulardır bunlar.

Yukarıda başta erillik ve dişilik durumu olmak üzere, bazı tâbii ikilimleri ortaya koyduk. Kadın-erkek ikilim ve ilişkisine temel teşkil etmesi bakımından dişil-eril ikiliminin doğasına, özellik, ilişki ve işlevlerine bazı açıklıklar getirmeye çalıştık. Çizdiğimiz çerçeveden hareketle bakıldığında, tâbii, biyolojik dahası ontolojik temellerden kaynaklı bir kadın-erkek sorunundan bahsetmemiz güçtür. Toplumsal tarihin uzunca dönemlerinde de böylesi bir sorunun varlığından söz edilemez. Toplumsal tarihin milyonlarca yıl sürmüş doğal toplum yaşamında kadın-erkek karşıtlığından, bir cinsin diğerine düşmanlığından söz edilmez. 

Kadın-erkek ilişkisi itibarîyle yaşananları doğal gören, biyolojik zemine oturtmaya çalışan, yanı sıra, tanrının bir buyruğu, isteği sayan yaklaşımlar söz konusudur. Öyle midir? Doğadan, tanrıdan gelen şeyler midir yaşananlar?  Eğer öyleyse adına hareket edilen doğa ve tanrıların kötülüğüne hükmedecek; yanı sıra kötü, zalim doğa ve tanrılardan geldiğimizi kabul edeceğiz. Öyle değilse ki değildir, geriye aşağılık, çirkin, insanî olmayan bir inşanın insan eliyle gerçekleşmesi kalıyor. “Tanrıyı, doğayı aşağılık, bencil emelleri için kullanan zorba, kötü adamın-adamların inşası.”

Tanrı ya da doğa adına geliştirilmiş inşa, kadını eşiti saymayan, insandan olarak görmeyen, hükmeden, tutsak kılan, beynine ve yüreğine ket vuran zorba, zalim erkeğin bir inşasıdır. Tanrı ya da doğa adına bu adamların sesleri, sözleridir zihinlerde yankı bulan. Bu adamlardan yola çıkarak erkeklerin doğuştan kötü olduklarına hükmedemeyiz. Erkeklik ve kadınlıklar temel de biyolojik değil, ideolojik inşalardır. Doğal, kendiliğinden gelişmeler değil, öze yönelik müdahalelerdir. İnsan görünümlü insan olmama halidir. Kötü adamın zihniyeti, kültü kadını olduğu gibi erkeği de düşürmüştür. Egemen erkek kültü, kimi imtiyaz ve türlü inşa biçimleriyle erkeği safına çekebilmiş, kadın karşıtlığı temelinde konumlandırmıştır. Kendisine, tutsak kadının gardiyanlığı, egemen külte gelmeyen kadının infazcısı misyonu verilmiştir. Görece imtiyaz sahibi olduğunu düşünerek tam manasıyla celladı oluyor kadının. Hâkim erkek anlayıştan beslenen işbirlikçiyi, katili oynuyor. Kurbanlarının kadın, kız kardeş, anne, eş, dost, sevgili olması bir şey değiştirmiyor. Aklını, vicdanını yitirmiştir. Yüklendiği misyon itibariyle insanlığını yitirmiştir. Bu yönüyle ihanetin büyüğünü kendisine, insanlığına yapmıştır. Bu durumu yaşayacak, kabullenebilecek kadar bencil ve korkak düşmüştür. Ruhuyla, bedeniyle tutsak kılınmış kadının gardiyanı, belalısı, işkencecisi olmuştur adeta. Gerçekten erkeğin istediği, doğası bu mu, böyle mi olmak istiyor? Yoksa senaryoya uygun rolü müdür yerine getirdiği? Derinliğine bakıldığında role uygun davrandığı, içselleştirdiği ölçüde yaşadığı, tıpkı kadın gibi, hakikat rejimi yönetiminin kurbanlarından olduğu anlaşılıyor. Farkında olsun yâda olmasın hem suçlu hem de kurban konumundadır. Bu doğrultu da çok şey söylenebilir,  farklı tespitler yapılarak değişik yorumlar getirilebilir ancak durumun anlaşılması açısından bu kısa yorum yeterlidir.

Durum tespiti yapmak, yorumlarda bulunmak önemli ancak daha da önemlisi sorunun nasıl çözüleceği ve aşılacağıdır. Bunun için ne yapmalı, kadın ne yapmalı, bu konumdan çıkmak üzere erkek ne yapmalı? Özgür ve anlamlı bir yaşamın inşa edilmesi açısından bu soruların yanıt bulması önemlidir.

-Kadından çok, zihniyeti ve yaklaşımlarıyla soruna yol açan cins noktasındaki erkeğin kendisini sorgulaması ve sorunun aşılması yönünde bu sorulara yanıt araması gerekiyor.

-Bu temelde sorumluluk alması, özgür yaşam yürüyüşünde kadının yanında yer alması gerekiyor.

-Her şeyden önce soruna salt kadın sorunu biçiminde yaklaşmaması, sorunu kendi sorunu, dahası kendisinden kaynaklı bir sorun olduğunu kavraması, kabul etmesi gerekiyor.

- Kadını kendi mülkü sayan, tarlası, soy sürdürme aracı ve nesnesi olarak gören, kadına çocuk bakıcısı, evin hizmetçisi rolünü biçen dahası kendi ölçü, istek ve arzularını karşılayan bir nesne olarak gören yaklaşımından vazgeçmesi gerekiyor.

- Kadını eşiti olarak görmeli, iradesine, ölçü, istek ve tercihlerine sonuna kadar saygılı olmayı öğrenebilmesi gerekiyor.

-Kadının düşürülüşünü kendi düşüşü olarak görmeli, egemen erkek kültüne karşı kadınla birlikte mücadele etmelidir.

-Bunu kadına bir iyilik olarak değil, insan olduğu için, insanî olana kavuşabilmek için yapmalıdır.

- Daha da önemlisi kadınla süregelen zihniyet ve kültür üzerinden değil, felsefi ve daha insani ilkeler temelinde bir ilişkiyi geliştirmesi gerekiyor.

 

Bu noktada kadının yaklaşımı da önemlidir.

- Erkeği suçlamak üzerinden karşıtlık yaratmaması, dar ve kaba yaklaşımlar içerisine girmemesi gerekir. Kaba tarz ve suçlama üzerinden cins itibarîyle erkek karşıtlığına düşmemesi gerekir.

-Tarzıyla, erkeği kuru ve anlamsız bir cins korumacılığına götürmemeli, erkeği daha çok hâkim sistemin kucağına itmemelidir.

-Cins itibarîyle erkeği egemen sistemin sahibi, inşacısı gibi değil toplumsallığının varlığı olarak görmesi gerekiyor.

-Erkeğin, suçlu ve zorba egemen sistemin mağduru olduğu bilinciyle hareket etmelidir.

- Erkeği toplumsal özgürlüğe çekmeli, egemen erkek sisteme onun kültür ve zihniyet yapısına karşı mücadele etmesini sağlamalıdır.

Özgür yaşam; birlikte mücadeleyle, kadın ve erkeğin özgürlük düzeylerini geliştirmesiyle, felsefi ve daha insani bir ilişki tarzını benimsemeleriyle mümkündür. İnsanca olanı isteyelim, birlikte anlamlı ve özgür yaşama yürümeyi bilelim.

 

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.