TARİHSEL AKLIN US’A GETİRDİKLERİ

24 Mayıs 2015 Pazar

“Sözün anlamını yitirdiği yerde ihanet başlar”









Avaşin ADAR


Toplumsal aklın ve ruhun yarattığı bilinç, kendi oluşum sürecinde tarihsel birçok momentten geçip süzülerek bir doğal gelişim seyri içine girdi. Eğer bu gelişim seyri ya da diyalektiği bir sapmaya uğrayıp kendisine karşıt anti-veriler oluşturmaya başlamasaydı; evrenin tüm potansiyel enerji birikiminin şu an bulunduğumuz mekan-zaman aralığından çok farklı bir düzeyini yaşıyor olurduk.Mekan ve zaman aralığının ne yatay ne de dikey akışı, olması gereken sonuçlar yaratamamıştır. Çağdaş zaman denen olgu, izafi bir ilerlemenin, lineer değil çetrefilli ‘çağdışılık’larıyla doludur.Mutlak zaman tanımının hiçliğe yaklaşan eğilimini en iyi bu durum tarif etmektedir. Doğrusal bir düşünce aritmetiği en fazla iki ile ikiyi toplayabilmekte, sonuç olarak bir türlü dörde varamamaktadır. Sonsuz akışa karşı geliştirilen her karşı operasyon, insanlığın hanesine yazılacak pişmanlıklar manzumesi olmuştur şu ana kadar.

An demek, zamanın insan zihninde oluşturduğu bir algı yanılsaması değilse eğer, sonsuzluğun akla ve ruha dokunduğu koordinat noktası demektir. Analitik bir geçişkenliğin, iç içe kesişim ve sınırsız paralellikleridir. Dün, bugün ve yarının insana hükmettiği an. An ne kadar güçlü hissedilirse, akıl ve ruh o kadar özgür ve kendinde demektir. Ya insanlar ve toplumlar ne kadar kendindedirler acaba? Kendinde görünmüyorlarsa bu kadar cümbüş ve uğultunun anlamı nedir? İnsanlığa tarih boyunca birçok kutsal çağrı yapıldı.Benliklerine ‘kendi’leri hatırlatılmak istenircesine. Kimileri o çağrıya yanıt verdiler, kimileri ise kocaman gözlerle bir kıyımın kurbanı oldular. Kapitalist modernite, insanların işte bu kayıp zamanlarında akmaktadır. Kaybolmasalardı, bir daha yalnız kalmayacaklardı. Kapitalist sistem, kayıplar şehrinin her köşesine yüzü gölgelenmiş insanlar bıraktı. Bulaşıcı ve lanetlenmiş cüzzamlılar gibi. Toplumsal akıl ve bilinci, karantinaya almak isteyen bir ucubelik düştü toprağa.

İnsan kendi öyküsünden başlayarak evren içinde ve toplumsallıklarda kendisini tanımlamaya başlar, tanımlamak zorundadır da. Kendi varlığına anlam vermek için. Kısacası her insan kendisini gerçekleştirmek ister. Masumca bir istektir bu. Bunun için sevmek, sevilmek,yaşamak ve paylaşmak ister. Henüz sapkın denizlerde kulaç atmaya başlamamış insanlığın bir zamanlar böylesi amaçları vardı. Zamane dünyamızın ve meşhur kuramcılarının kavramlar dünyasına bu kadar meraklı olmaları, insanın bu sonsuz varoluşsal birikim ve yeteneğini keşfetmiş olmalarındandır.Herhangi bir gerçekliğe kavramsal bir yeniden adlandırma yapıldığında, zihinlerde yapay algı adacıkları oluşacağına kendilerini inandırmışlardır.Yaşanmamışlığın ve hakiki olamamanın kahredici boşluğu bir türlü doldurulamaz oysaki. O yüzden kapitalizm, onca aymazlığına rağmen, toplumsal ve tarihsel bilinç formlarına, felsefeye, tam olarak hükmetmeyi başaramadı. İnsanlık, eylemsel kullarının eyleyişleri ve biat ritüelleriyle, hiç de tahmin edilemeyecek ve adına direniş denilen ideolojik,  tarihsel boyutlar ortaya çıkardı. Eylem ve söz mirasları, o kanlı ve yakılmış mabetlerden geçerek sokaklara döküldüğünde zalimler soruyorlardı. Bu kimin düğünüdür diye? Düğünlerden, şenliklerden gelen bir avuntuymuş gibi. Yanlış sorular sormak gerçekliğe ve onun tüm kademeli görüngülerine bir aymazlık seremonisi sunmaktır. Kapitalist uygarlık, kanlı seremonilerle, tarihin sicili bozuk defterine altın kaplamalı yaldızlar nakşetti.

Sistem, kendi resmi argümanlarını oluştururken, kurumsal devlet yapılanmasından en fazla yararlanan bir strateji sahibi olduğu anlaşılıyordu.  Nedense bu sistemin en ağır mağdurlarının önemli bir çoğunluğu,kapitalizmin adını bile duyamadan onun bitik sularında kayboldular. Her kurban kendi celladının adını bilmek ister oysaki. Kara yüzünü, kan ve candan beslenerek oyulmuş o girdaplı gözlerini görmek ister tuhaf bir şekilde. Ama o hakkı bile verilmez bugün, zamansız ve mekansız kalmış insan kalabalıklarına. Bu uğultulu sapkın katmanda, özgürlük tanımı kendine bir anlam aralığı aramaya başlar.

 Toplumsal aklın gücü, bin yılların arkasındaoldukça sabırla beklemeye devam etti.  Tarihin tinsel gücü, mekan ve zaman boyutu açısından,  görünen-bilinen ‘mutlak zaman’ a ait değildi. Çünkü Tin, tarihin ruh ve bilinç akışını tanımlar.Bu akış da insanlığın ortak ve kalıcı değer kazanımları demektir. Yaşanan tarihsel sapma halinin iktidar merkezli yorumları, işte bu aklı çarpıtmıştır. Kendi zamanında yaşamama durumu, zaman-mekan algısını da hissizleştirerek bugünkü ‘anormal’ dünya-evren, toplumsal doğa ilişkisizliğine ve boşluğuna yol açmıştır.

 Bu anlamda aslında evrenler arası boyutsal bir kriz yaşamaktayız. Modernizm, post modernizm ve bütün kavramsal sarhoşluklar, hep bu tanımsız derin yabancılaşmaya formül bulmak içindir. O yüzdendir ki kendinizi bu kapitalist sistemin ultra mekanlarında ve oynak zamanlarında tanımlamaya uğraşmayın. Eğer onun size verdiği zihin kodlamasından kurtulmamışsanız, hala tanımsız ve manyetik bir kölesinizdemektir. Tarihsel akıl; bu kodlanmaları, şartlanmaları ve halden çıkmış sanrıları reddeden bir akıldır. Buna tarihin ahlaki ve politik direniş geleneği de diyebiliriz;kendini bilme ve kendine ait olmak da...

 Demek ki bugün, hatta bu saatler de dahil olmak üzere 6 milyar insan kendine ait, doğru bir zaman ve mekanda yaşamamaktadır. Önder Apo, bu tarihsel sapmaya olan özel vurgusuyla devlet, iktidar-erk-erkek ağını bütün boyut ve derinliğiyle ortaya koymuştur. Yanlış zamanlar; yanılgılı algılar,yalnız bırakılmış acılar demektir. Bu yaşanan boyutsal kriz ve evrenler arası karmaşadan dolayı, geçmişin gerçek algı dünyası, bugüne sağlıklı ve anlamlı bir şekilde taşınamamıştır. Kapitalist modernitenin insan ve toplum aklına karşı en büyük operasyonu, tarihin hakikat gücünü insanların elinden çalmak olmuştur.Erkekinsan ve kadın insan, bu tarihin yapay ve ‘kobay’ figürlerine dönüştürülmüştür. Başta mağdurun mağduru olan kadın kimliği üzerinden olmak üzere, toplumsal ilişkilerde yaratılan gerilim hattı, hiçbir çağda olmadığı kadar, uyumsuz ve çatışmalı bir karakter kazanmıştır. Gerilim hattının sürekli yabancılık üreten çıkışsız hali aynı zamanda önemli direnç noktaları da biriktirdi. Direnç noktaları, sisteme karşı zihinsel, ahlaki açıdan, protest ve yaratım anlarına gebedir. Bütün bu adaletsizlik ve özgürlüksüzlüklerin, kendinde olmama halleri, naif akıl tarafından sezinlenmektedir. Sezgi, bilgi ve yaşantılarla buluşunca politik tercihler yavaş yavaş kendi mecrasına akmaya başlar. En büyük meşruiyet ise haklı olmak ve kendi dışındakileri düşünebilme erdemine kavuşmaktır. Politika, erdem ve mücadele, potansiyel özgürlük dinamiklerini toplumlar, halklar platformunda yeniden harekete geçirmeye başlar. Bir dokunuşla, sayılamayacak çokluk ve nitelikte değişimler peşi sıra gelir. Çünkü artık doğru yolda ve mecrada, yani kendi zaman ve mekanında akıyorsundur. Toplumsal devrimlerin gücü bunu birçok kez kanıtlamıştır. Toplumsal diyalektik akış biraz da bu anlamları içerir.

 Zihniyet ve ahlak devrimi ise en uzun soluklu, en kalıcı devrim olacaktır.Gücünü doğru ideoloji ve eylemden alan, düşünce gücünün büyüklüğünü, ahlakla mayalandıran Önderlik paradigması, sadece Kürt’ün değil, Ortadoğu ve insanlık diye tanımlanabilecek büyük kabilenin de, çağdaş neolitiği olacaktır. Benlik dünyaları, çarpık sınıf, cins, ırk, din, mezhep vb. kategorilerin günahkar ve acımasız hükümranlıklarına kurban gitmeyecektir. Sonsuz çeşitliliğin büyük uyumu ve bütünlüğü sağlanana dek söz ve yazı “tek’lemeye” devam edecek maalesef. Bu kadar yanlış ve hırçın bir mahkumiyet hali,  olabilecek en uzun kürek mahkumiyetinden de beterdir. Kürek mahkumları bile düşürüldükleri durumun farkında olarak ‘ceza’ larını çekerler. Zamane dünyası yani kapitalizm denilen sistem, kendi kölesine verdiği ‘münferit’ cezayı onun yüzüne okumamaktadır. Ama’ ömür boyu hapislik ömürler’ inşa etmeye tüm hızıyla devam ediyor. İnsan aklı da bu şaşkın ve çözememe hallerinden dolayı ‘ne yaşar, ne yaşamaz’, orta halli, üzgün ve geleceksiz, sokaklarda dolaşmaya devam ediyor. İnsan hayatının en ince ayrıntısına kadar belirlendiği, sarmalandığı bu şiddette birmahkumiyet, insan soyunun şu ana kadar görmediği bir zulümdür.  Bu zülüm bile sistem tarafından seyirlik hale getirilmiştir. Seyir halinde yürüyen monotonluklar ve düşüncesizlikler içinde eşelemeniz gerekir, bilinçaltında kalmış toprak, ateş, su ve havayı görebilmek için. Yaşanan ve yaşatılan, aktarılan, bahsedilenlerin içinde her şeyi görebilirsiniz. Ama sevgiyi asla bulamazsınız. Böyle bir duygu sanki hiç yaşamamış, oluşmamış bir öyküsel manzume gibi aktarılır. Halbuki büyük insanlığı ayakta tutan bu yüce duygular ve adanmışlıklardır. İnsanın ontolojik varlığı; sevgi, inanç ve özgürlüğün tüm değerleri üzerinden kendisini inşa etmiştir. Tahakkümcü,iktidarcı tüm sistemler her zaman bu değerleri hedef aldılar. Direnç ve toplumsal benliği çözebilmek için. Geriye ise tatmin edilmesi gereken güdüler ve buna odaklanmış yığınlar kaldı.

Tüm hilebazlıkları ve ahlaksız zorlarına rağmen;  insanı ya da uslanmamış evren-doğa aklından nasiplenenleri yeteri kadar tanımadıkları için dev gibi çelişkilerden büyük çatışmalar doğmasına yol açtılar. Sahici roller ve onların sadık sahipleri, çalınan rolleri almak için büyük bir savaş başlattı. Tarihin tini burada devreye girmeye başladı.  Sonsuz akışın öz-soylu tarafları kendine yol buldular, derinden ve sessizce. Her birinin son sözleri birbirlerine önceden fısıldanmışçasına ve kahrediciydi. Yürek dağlayıcı ve doğurgandı.  Sözün gücü eyleme dönüştü ürkmeden. Şimdi uygarlık güçleri bu kutsal sözün peşindeler. Anlamını kendinden bile sakınarak bugüne kavuşmayı başaran kutsal sözler, son sözünü söylememiştir.  O yüzdendir ki bir dua gibi mırıldanmaya devam edilir;“Sözün anlamını yitirdiği yerde ihanet başlar”(Şehit Viyan)…

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.