TOPLU KONUT MU, TOPLUM KIRIM MI?

11 Haziran 2015 Perşembe

Dikey mimari yapılanmalarla toplum dar mekânlara sıkıştırılırken, toplumsallık adına var olan değerler de bu beton blokların altında kalmaktadır.


 







Enes PİR


İktidar ve devlet zihniyetinin ideolojik karakteri, toplum ve doğa karşıtlığı 13 yıldır AKP hükümeti eliyle tüm boyutlarıyla hızlandırılıp sürdürülmektedir. Özellikle kapitalist modernite Türkiye ve Kürdistan’da yaşamsal kılınarak, sömürü ve parçalanmışlığın derinleştirilerek boyutlandırılması amaçlanmış; bu temelde çeşitli kurum, kuruluş ve projeler değişik isim ve sıfatlarla devreye konulmuştur. Bunlar bin bir çeşit kılıf altında, yalan söylevlerle propaganda edilmektedir. Popülist argümanlarla, devasa afişlerle, şatafatlı açılışlarla reklamları yapılmaktadır. İnşaları ısrarla ve şevkle devam ettirilmektedir.

Bunlardan biri de TOKİ ( Toplu Konut İdaresi ) dir. 1984 yılından beri faaliyet yürütmektedir. Fakat AKP iktidarıyla birlikte bu kuruma amaçta ve işlevde biçilen rol yeniden revize edilip, yetkinleştirilerek etkin kılındı. Güçlendirilip aktifleştirilerek, adeta hamle yaptırıldı. Devlet ve iktidarın ideolojik amaçlarından biri haline getirildi.  Önemli bir kurum misyonu yüklenerek, stratejik kılındı. Tıpkı Genel Kurmay Başkanlığı, MİT, Diyanet İşleri Başkanlığı vb. stratejik kurumlar derecesinde anlam biçildi. Bu öneminden dolayı da kuruluşundan itibaren başbakanlığa bağlandı.

Kurum, özel kanunlarla sınırsız olarak yetkilendirilerek adeta dokunulmaz kılınmıştır. İl, İlçe ve beldelerin çevresinde bulunan tarım, ziraat ve hayvancılığa elverişli arazilere, çalılıklara ve ormanlık alanlara el konulmuştur. Sudan ucuz fiyatlarla istimlak etmektedir. Apartman, Site, Uydu- kent vb.  yapılaşmaya giderek, şatafatlı isimlendirmelerle hemen  beton blokları dikerek, yerleşim merkezlerine dönüştürmektedir. Arazi sahibi köylüler hiçbir hak iddia edememektedir. Ya ellerine üç-beş kuruş verilerek kandırılmakta ya da devlet gücüyle tehdit edilip susturularak sindirilmektedirler. Arazisi gasp edilen köye ve köylüye düşen ise; ya bloklaşmalara dahil olmak ya da göç yollarına düşüp ikinci bir tuzağa doğru yol alarak, şehirlerin girdabına sürüklenmektir. TOKİ ise elde ettikleriyle birlikte, amaçlar doğrultusunda yoluna devam etmektedir.

Bunlar, her ne kadar sosyal devlet projesi olarak sunulsa da, işin esası itibariyle ideolojik, politik ve ekonomik amaçlar yüklenmiştir. “ Dar ve orta gelirli vatandaşları, nitelikli konut sahibi yapmak” gibi bir maske takınsa da gayesi ve pratiği farklıdır. Bu amaçların hem kent hem de kırsal boyutu vardır. Şöyle ki;

İktidar ve devletin hem varoluş zemini, hem de egemenlik ve otoritesini en iyi tesis ettiği alanlar, şehirlerdir. Sümer-kent devletlerinin oluşumundan günümüze kadar böyledir. En çok kent ve metropollerde hükmünü istediği gibi icra etmiştir. Kırsaldaki hükümranlığı çok cılız olmuştur. Ahlaki-politik toplum, sistem dışı kalarak yaşam ve değerleri varlığını sürdürmüştür. Fakat kapitalist modernitenin, sömürü ve hegemonyasını küreselleştirip içselleştirebilmesi için bu ve benzeri yapıları tasfiye etmesi gerekir.  Bunun için de uygarlığın yerleşim merkezlerindeki ‘şatafatlı hayat’ ve ‘lüks yaşam’ öne çıkarılarak, sanal cazibelerle çekici kılınarak, kırsal boşaltılmaya çalışılmıştır. Sözde kır-köy toplumundan ‘modern kent’ toplumuna geçiş yaparak, ‘sosyal refah’ı artıracaklar ve ‘eğitim düzeyini’ yakalayacaklardır.  Gelişmeyi ve kalkınmayı böyle sağlayacaklar! Toplumu da buna inandırmak için, dillerinden hiç düşürmedikleri; “tarım ve hayvancılıkla kim kalkınmış ki, biz kalkınalım vb.” söylevlerle halkın karşısına çıkmaktadırlar. Halbuki Anadolu ve Kürdistan; tarım, ziraat ve hayvancılık ülkesidir. Ve bu realiteyi bilinçli olarak çeşitli ajitasyon, propaganda, eğitim ve kültürel etkinliklerle hafızalardan silmeye çalışıyorlar.

 Köy-tarım toplumu ve hayvancılıkla geçinen göçebe yapılar, bir taraftan TOKİ’nin arazilerine dönük, gasp oyunlarına maruz kalırken diğer taraftan da GDO’ların insafsızlığına ve sömürüsüne açılıp tüccarların vicdansızlığına bırakılmıştır. Çiftçi ve besici ürettiğiyle geçinemeyip, emeğinin karşılığını bulamayınca, ekonomik sıkıntılar yaşar hale gelmiştir. Doğa ise; kar hırsı ve açgözlülükle yapılan talan ve hırsızlama sonucu, yıkım ve tasfiyeyle yüz yüze bırakılmıştır. Köy ve göçebe toplulukları hayatlarını idame edemez duruma getirilmişlerdir. Özellikle Kürdistan’da yürütülen kirli savaş ekseninde baskı, şiddet, yıkım, ölüm ve yasaklar da eklenince, yönünü şehirlere vererek, göç etmek zorunda bırakıldılar ya da zorla göçertildiler. Kırsalın; klan, kabile ve geniş aileleri parçalanarak kent ve metropollere sıkıştırıldı. Böylece de toplum ve birey daha kolay denetim altına alınabilmiştir.

Çünkü geçmişten günümüze kadar, uygarlık merkezleri yani şehirler,  toplumsallığı öğüten değirmenler olarak işlev gördüler. Kentlerde kümelenen toplum başkalaşarak dağıldı. Birey, bencilleşerek tarihine, geleneğine ve özüne yabancılaşıp, belleğini yitirdi. İktidar odaklarına ve devlet çarkına tabi olurken, öngörülen yaşama adapte süreci başladı.

Diğer taraftan ise göçler sonucu, ucuz iş gücü potansiyeli oluşturularak, bir yandan ücretli köleler çoğalırken diğer yandan oluşan işsizler ordusuyla da işçiler ve ücretler tehdit altına alınmıştır. Kent ve metropollere sıkıştırılan insanlar baskı, şiddet ve yasaklar döngüsü içinde teslim alınmaya zorlanmıştır.

Göçen toplulukların bir kısmı eriyip asimile olurken; önemli bir kesimi ise toplumsal değerlerini ve yaşam tarzını ısrarla sürdürmüştür. Bunlar çoğunlukla maddi değerlerini yitirmiş, emekçi ve yoksullardır. Kentlerin kimi mahalle ve semtlerini mekân tutarak, tüm baskılamalara rağmen, ‘ahlaki-politik toplum’ değerlerini, eksik ve yetersiz de olsa yaşamaya ve yaşatmaya devam etmişlerdir. Çünkü bu değerler, varoluş gerekçeleri ve nefes almalarının hakikatidir.

Fakat buna da tahammül edemeyen iktidar ve devlet, TOKİ eliyle tekrar devrededir. Bu yoksul ve emekçi semtlerini ve mahallelerini, “kentsel dönüşüm projesi” adı altında, mahkemelerin ve belediyelerin işbirlikçiliği ekseninde yıkım kararları çıkararak, istimlak adı altında gasp etmektedir. Sakinlerinin tüm direnişleri ve hak arayışları, devlet zırhına çarpmaktadır. Bütünlüklü bir örgütlülük ve devrimci-demokratik öncülük olmayınca, devletin zor aygıtlarıyla baş edememektedirler. Neticede TOKİ, zorbalıklarına zorbalık katarak, hedeflerine varmak için kendi kulvarında koşmaktadır.  

Kırsalın boşaltılmasının genel boyutu ise; toplumsallığı, komünaliteyi, köy-tarım kültürünü kesintiye uğratmaktır. On binlerce yıllık demokratik - uygarlık geleneklerini, ahlaki-politik toplum yaşamını, onun ekonomisini yok etmektir. Tüm bunların geliştirilmesinde başat rolü oynayan ana-kadın kültürünün, sınırlı kalıntılarını ortadan kaldırmaktır. Amaç, insanlığın yüzbinlerce yıllık toplumsal bilgi birikimini,  bilincini, becerilerini,  yeteneklerini ve yarattığı tarihsel-toplumsal değerlerini bir çırpıda silip-süpürerek talan etmektir. Kolektif anlayış ve yaşam tarzını yok ederek, insanı ve insanlığı toplumsallıktan koparıp parçalayarak, nesne haline getirmek, doğadan uzaklaştırıp ayırarak,  ruhsuz kılmak, varoluşsal kültürel hakikatine yabancılaştırmaktır.  

Kent ve metropollerde ise; adına “varoşlar”, “kenar mahalleler”, “gecekondular”, “gettolar” vb. denilen yerler toplumsallığın yüz binlerce yıllık birikiminin, aşınmaya uğramış da olsa yaşandığı alanlardır. Dayanışma ve yardımlaşmanın, paylaşım ve sahiplenmenin, komşuluk hakkı ve hukukunun, hatır ve kıymetin, sevgi ve saygının var olduğu mekânlardır. Gelenek ve değerlerin hayat bulduğu, toplumsallığın yitirilmediği, komünalitenin kaybolmadığı, kolektif ruhun tüketilmediği zeminlerdir. Fakat iktidar ve devlet odaklarının yapmaya yöneldikleri ise, toplumu özünden boşaltıp teslim alarak, yönlendirilip kullanılabilir kitleye(sürüye) dönüştürmektir. Rêber APO ; “Sürü toplumu politikasız toplumdur. Kolektif düşünme gücünden yoksun bırakılan, toplumsal vicdanı yok edilen; ya başkalarının kurallarını sürü misali takip eden ya da başı koparılan tavuk misali zıplayan hayvandan farksızdır” demektedir. Böylece bireyi de cevherinden ayırıp nesneleştirerek, içselleştirilmiş köleler konumuna getirmek amaçlanmaktadır. İnsan yaşamının öz ve biçimini dağıtarak, ruh ve düşün dünyasını dumura uğratmak istenmektedir.

Sonuçta amaçlanan ise; kurgulanmış bencil-birey ve şartlandırılmış kitle yaratıp, kapitalist-modernitenin sömürü ve hükümranlığını “ebedileştirmektir".  

Bu noktaya varmak için ise kapitalist-modernite zihniyeti ve yapılanmasıyla gerçekliğini en iyi biçimde gizlemeye çalışmaktadır. Otoritesini tesis etmek için kendini bazen çekici kılarak, bazen maskeleyerek, bazen de sosyal ve politik kurumlar oluşturarak yapmaktadır. İhtiyaç duyduğunda ise; baskı ve şiddeti fütursuzca kullanmaktan zerre kadar çekinmemiştir. Yasalar ve çeşitli zor aygıtlarıyla cezalandırma ve yıldırma yöntemleriyle toplum ve birey teslim alınmaktadır. 13 yıllık AKP iktidarı bu uygulamaları zirveye taşırarak, ” kentsel-dönüşüm projeleri ” ekseninde TOKİ’ye inşaat sahaları açmaktadır. Dikey mimari yapılanmalarla toplum dar mekânlara sıkıştırılırken, toplumsallık adına var olan değerler de bu beton blokların altında kalmaktadır. Kabile ve geniş ailelere, sosyolojik olarak, bu mimari yapılanmalarda yer yoktur. Apartman daireleri çekirdek aileye göre inşa edilmektedir. Ve bu daireler adeta kibrit kutusu misali, çekmece çekilerek çekirdek aile içine yerleştirilip kapanıyor. Artık bireylerin dünyası da dar aile oluyor. Kabile ve geniş ailenin toplumsal, komünal ve kolektif yaşamından çekirdek aile hayatına ve oradan da bireyci-bencil bir dünyaya geçiş başlıyor. “Günümüzde bireysel özgürlük adına yapılan bireycilik, toplum yıkıcılığında önemli bir rol oynadığı gibi; özellikle ahlakın ve politikanın inkârında da iktidar ve devletin en önemli silahıdır.”(A.Ö.) Artık kişinin dünyası toplumdan ve doğadan kopuktur. Bilinci, düşüncesi ve ruhu kendisiyle sınırlıdır. Yönlendirilmeye ve güdülmeye oldukça açıktır. Savrulmaya müsaittir.

Uygarlık tarihi boyunca iktidar ve devlet örgütlenmeleri ve yapılanmaları zihniyet ve karakterleri gereği, dikeydir. Mimari yapıları da bu örgütlenme ekseni doğrultusu ve karakterinde dikey inşa edilmiştir. Sümer’de başlayan Zigguratların mimari şekli, Mısır, Babil, Asur, Roma vb. imparatorluk ve devletler de zenginleştirilip geliştirilerek sürdürülmüştür. İktidarın ve devletin “ azametini “ ve “ heybetini “ simgeler hale getirilmiştir. Tapınaklar, saraylar, kuleler, arenalar vb. devasa yapılar, hep dikey yapılar olarak inşa edilmiştir. Günümüzde kapitalist modernitenin mimari yapıları da dikeydir. Yüzlerce kata varan dev bloklar, gökdelenler inşa edilmiş ve edilmektedir. Bu yapılar, iktidar ve devletin örgütlenme amacı ve sembolüdür. Kapitalist modernitenin seküler MANA’ sı, doyumsuz fetişizmidir.

Demokratik-Uygarlık tarihi boyunca, köy-tarım toplulukları ile göçebe-çoban yapıların ve kentlerdeki ezilenlerin, sömürülenlerin, yoksulların örgütlenme biçimleri, Ahlaki-Politik toplum karakterine uygun olarak yataydır. Mimari yapıları da toplumun oluşumuna, özüne ve işlevine göre yatay ve mütevazı olarak inşa edilmiştir. Ve bu gelenek sürdürülmektedir. Apartmanlar, gökdelenler, siteler, uydu kentler vb. dikey-blok yapılar, Demokratik-Modernite yapılanmasına ve hakikatına uygun değildir. Maddi ve manevi değerlerin yaşaması ve yaşatılması zeminini ortadan kaldırmaktadır. Çünkü toplumu ve toplumsallığı parçalamaktadır. Çekirdek aileye geçişi getirerek bireyciliği oluşturmakta, bencilliği geliştirmektedir. Kısa zaman akışı içinde toplum kitleye, birey primata dönüştürülmektedir.

Ayrıca, TOKİ’den alınan daireler hem pahalı, hem de fahiş borçlanmalarla aileyle bireyin emeği ve geleceği ipotek altına alınmaktadır. Birey ve aile artık sömürü tekellerine bağlanmıştır. 20-30-40 yıl gibi sürelerle emeğini peşinen satmıştır. Böylece sömürü derinleşip kalıcı kılınmaktadır. Bu toplumsallığın parçalanmasının sonucudur. Çünkü toplumsal bilinç parçalanmıştır. Aile ve bireyin artık toplum ve toplumsallıkla bağı kalmayınca, tarihsel ve toplumsal belleğini de yitirmiş oluyor. Artık mevcut sistemin öngördüğü yaşamın etkisi ve yönlendirmesi altındadır. Hayatının ve emeğinin ipotek altına alınarak, nasıl sömürüldüğünün farkında bile değildir. Hatta yanılsamalı bir bilinç içinde gönüllü olarak TOKİ’ den daire alımına koşmuştur, koşmaktadır.

Burada sormak gerekir. TOKİ nedir? Toplu konut mu, toplum kırım mı? Çünkü kapitalist modernite her oluşumu ters-yüz etmekte oldukça mahirdir. Özellikle AKP iktidarıyla yalan ve sahtekârlık çığırından çıkarak çarpıtma dolu-dizgin gitmektedir. Bir taraftan doğa ve toplum karşıtlığını keskin bir biçimde sürdürürken, diğer taraftan da yandaşları yeşil sermayeye rant kapıları açmaktadır. Tarım ve ziraat alanlarını, meraları ve ormanlıkları arsalara dönüştürerek, yeni inşaat sahaları açarak sömürü olanakları sunmaktadır.

Bu doğa yıkımına ve toplum kırımına dur demekle işe başlamak gerekir. Demokratik, Ekolojik ve Kadın Özgürlükçü komünal toplum paradigması, yüz binlerce yıllık tarihsel ve toplumsal kültür değerleri ve mirasıyla çözüm hazinesidir. Yapılması gerekenler ise;

İdeolojik amaçlar ile politik hedefleri stratejilere ve realist planlamalara dönüştürerek, pratikleştirmektir. Öncelikle kır ve köyden, kentlere akışı durdurmak. Bunun için bir taraftan İdeolojik, politik ve örgütsel çalışma yürüterek toplulukları eğitip bilinçlendirerek ikna etmek. Diğer yandan ise; bu eksen doğrultusunda tarım, ziraat, orman, hayvancılık, küçük el zanaatları vb. konularda üretime ve istihdama ilişkin, stratejiler belirlemek. Küçük komünal birimler, çeşitli türlerde halk kooperatifleri, ortak ekonomik birimler vb. oluşumların gelişmesini sağlamak.          

Kır ve köy yaşamını çeşitli sosyal, kültürel ve sportif etkinliklerle zenginleştirerek hayatı yaşanılır ve çekici kılmak. Kır ve köyün mimarisinde koşullara denk, toplumsal ve tarihsel dokuya  uygun, yaşamı kolaylaştıran, yatay yapılarda ısrar etmek. Böylece kır ve köy yaşamını tercih edilebilir noktaya taşırarak, kent ve metropollerden kırsala doğru göçün gelişmesini sağlamak.

Benzer çerçeveyi kent ve metropollerin ezilen, yoksul ve emekçilerin yaşadığı mahalle ve semtlerin özgünlüğüne uyarlayıp uygulamak. Toplulukların irade ve karar gücü haline gelmelerine olanak sunmak. “Kentsel dönüşüm projeleri” safsatasına karşı, örgütlü direnişi geliştirmek. Var olan ahlaki-politik değerlerin zenginleşerek, sürdürülmesini sağlamak.

TOKİ bu güne kadar Anadolu ve Kürdistan’da 2012 tarihi itibariyle toplam; 81 il, 800 ilçe ve 2246 şantiyede 524.698 konut yapmıştır. Bu inşaatları yaparken çeşitli yalan ve sahteliklerle üyelerini mağdur etmiştir. Hakkında açılan çeşitli yolsuzluk, hırsızlık ve haksızlık davalarının kimisi Temmuz 2013 tarihi itibariyle sonuçlanmıştır. Bu güne kadar 109.000.000 TL. Tazminat parası ödemiştir. Fakat devlet ve iktidar odaklarıyla sömürü tekellerinin tüm destek, teşvik ve güvenceleriyle, TOKİ yoluna tüm hızıyla devam etmektedir.

Sonuç olarak, köy-tarım kültürü ve göçebe yaşamı ile kentlerin emekçi ve yoksul alanları, toplumsallığın, komünalitenin ve geleneksel değerlerin yaşandığı ve yaşatıldığı mekânlardır. Bunların varlığı kapitalist-modernite için birer tehdittir. Bu yapıların ve değerlerin daha da gelişip boy vermesi kapitalist-modernitenin ölümüdür. Sömürünün son bulup, iktidar odakları ve devletin sönmesidir.  Ahlaki-politik yaşamın gerçekleşmesidir. Öyleyse bu alanların ve yapıların, kapitalist modernite aleyhine hızla tasfiye edilmesi gerekir. İşte bu noktada devlet ve iktidar, tüm gücü ve imkânlarıyla devrededir. TOKİ, HES, MTA vb. kurum ve kuruluşlarla saldırıya geçerek, toplumsallığı ve değerlerini yerle bir etmek için adeta seferberlik halindedir. Burada yok edilmek istenilen, doğa ve toplumsal değerlerle birlikte bir bütün insanlıktır.

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.