Türkiye’deki Üçüncü Büyük Halk Çoğunluğu: Araplar

30 Haziran 2015 Salı

Araplarla diğer Anadolu toplumlarının birbirine düşman edilmeye çalışıldığı birçok dönem olmuştur, nihayetinde çeşitli devlet dönemlerinde(Emevi, Abbasi vs) yapılan iskanın bir amacı halkı müslümanlaştırmak (çoğu zaman da Araplaştırmak), ikna etmekse de bir amacı da buydu.


 







Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi


Türkiye için dindarından ulusalcısına milliyetçisinden solcusuna kadar herkes en çok ‘mozaik’ benzetmesini kullanır ve kardeşlik nutku genelde ‘’Türk’ü, Kürd’ü, Laz’ı, Çerkez’i; Alevi’si, sünni’si ile kardeş (oluşumuz)…’ diye başlar. Sağlı sollu mutabık kalınan bu gerçek, ayakları havada bir gerçektir. İki açıdan ayakları havadadır; birincisi, mozaiksek bu mozaiği oluşturan toplumsal kesimler kimlerdir, ikincisi, bu kadar çok toplumsal kesim olduğuna göre, bu kesimlerin her birinin kendi tarihsel-kültürel bir dokusu vardır o halde onun gereği, bu dokuları fiilen ve -gayet tabii- resmen tanımak değil midir? Bu iki noktada, Anadolu-Mezopotamya ‘ya haklı olarak atfedilen mozaik kararmaya, kanamaya başlıyor. Mesela ilk soruya, Araplar diye koca bir ekleme yapılmalıdır, yine Ermeniler, Süryaniler, Keldaniler, Çingeneler, Türkmenler(beyaz ulus türklüğünün dışındadır ve bu saydığımız kesimlerle ele alınmalıdır bizce, ki en çok asimilasyona uğrayan kesimlerin başındadır. ‘icat edilmiş beyaz Türklüğün, sosyolojik Türkmenlikle bir alakası yoktur’) , Yörükler, Ahbazlar,  Yahudiler, Boşnaklar vb birçok toplumsal kesim daha eklenebilir.

Tüm dünyada en çok da Ortadoğu’da ve Türkiye’de halklar birbirine kırdırıldı, asimilasyona maruz bırakıldı ve birbirine düşman edildi. Gerçek bir kardeşliğin geliştirilmesi için önce birbirini tanımak, anlamak gerekiyor. Rimbaud ‘’anlamak sevmenin başlangıcıdır.’’ diyor. Eğer düşmanlık yok edilecek ve kardeşlik inşa edilecekse birbirimizi tanıyıp anlayarak mümkündür bu. Bu yazı ile Türkiye’de yaşayan en büyük çoğunluklardan birini, Türkiye ve Kürdistan’da yaşayan Arapları yazmak istiyoruz. Özellikle aynı coğrafyayı paylaştığımız Arap halkına kendilerini anlatmak gibi bir niyetimizin olmadığı daha çok Arap halkını diğer halklara, toplumsal kesimlere tanıtmak istediğimizi baştan belirtmek isteriz.

Öncelikle bu konularda yazılmış derli toplu bir şeyin olmaması çok zorlayıcıdır ve maalesef çok az ve çok dağınık bir literatüre sahibiz ayrıca cumhuriyet ve sonrasındaki asimilasyonist rejim eski verilerin çoğunu hükümsüz kılıyor. Bu şartlar altında genel bilgilerle yetinmek durumunda kalıyoruz ama bir başlangıç olması ve biraz cazibe kazındırmak adına yazı dizisinde yer alması önemli olmaktadır.

Kendini Anadolu Arap’ları olarak tanımlayan ve iki temel kimliği barındıran bir toplumsal yapı söz konusudur. Birincisi, kendini daha çok Mıhelmi kimliği ile ifade eden ve Kürdistan’da özellikle de Mardin merkezli bir dağılıma sahip olan Araplar; ikincisi kendilerini daha çok Anadolu bağı ile tanımlayan ve Hatay, Adana, Urfa, Mersin gibi bir dağılıma sahip olan Araplar. Tam nüfusları hakkında bir şey söylemek çok olanaklı değil ama yaklaşık beş-altı milyon olduğu iddiası daha gerçekçi görünüyor. Nüfuslarında daha kesin rakamlar ancak ‘Rum Hıristiyan’ adıyla Lozan’da tanımlanan Hristiyan (Ortodoks) Araplar için geçerli olabilir.

Kürdistan ve Anadolu’nun güneyini fetheden Arap İslam devleti, Kürdistan topraklarının çoğunu el-Cezir diye kendi içinde üçe ayrılacak şekilde isimlendirdi, bir bölge, Urfa-Harran-Rakka hattını ifade eden Diyar-ı Mudar’ken bir diğer bölge de Mardin, Diyarbakır ve Hakkari-Şırnak’ı ifade eden Diyar-ı Bekr’dir. Üçüncü el-Cezire bölgesi ise Diyar-ı Rabia denen ve Diyar-ı Bekr’ın güneyini oluşturan bugünkü Güney Kürdistan yada kuzey Irak bölgesidir. Bu isimler oraya yerleştirilen Müslüman Arap kabile ve aşiretlerin isimleridir yoksa tarihsel, coğrafik, toplumsal anlamlarını ifade eden isimler değildir. Zaten zaman içinde değiştirilen isimlerin büyük çoğunluğunun yerine başka isimler oraya yerleşen Araplar tarafından da kullanılmıştır.

Tarihsel kökenleri için; Urfa-Hatay-Adana dağılımında olanların bin yıllar önce buraya yerleşen çoban kabilelerin torunları oldukları (elbette saf bir soy değil bir süreklilik anlamında) ve uygarlığın birçok aşamasında birincil yada ikincil roller üstlendiğini belirtebiliriz. Bunun etkisi ile olmalıdır ki kendilerini Arap ulus kimliğinden ziyade Anadolu-Mezopotamya kimliği ile tanımlıyorlar. Neolitiğin son aşamalarında buraya geçip neolitiği yaşayan tarımcı kabile ve aşiretlerle ilişkiler ve çelişkiler geliştiren çoban kabileler olduklarını varsayabiliriz. Daha gelişmiş bir dile sahip oldukları ve daha keskin bir toplumsal örgütlenmeyi esas aldıkları hatta bazı yönleri ile neolitiği yaşayan tarımcı kabileleri ciddi etkiledikleri ise bu varsayımımızın sonuçlarıdır. Bu kabileler, zaman zaman iktidarlarla sorun yaşayan ve göçen zaman zaman da iktidar ortağı yada iktidar olan bir tarihsel durumu yaşadılar. Göçlerle azalan nüfus Arabistan yarım adasından alınan nüfusla tekrar beslendi(örneğin İslam devleti tarafından fethedildikten sonra hem hz Ömer hem de Muaviye döneminde buraya yoğun bir nüfus aktarıldı ). Son iki bin yılda Hıristiyanlığı toplu olarak ilk kabul edenler buradaki etnik yapıdır, Arabistan yarımadasındaki Arapların çoğunluğu Müslüman olduğunda bile hala Hıristiyanlıkta direndiler. Ardından İslamiyet’e geçiş yapıldı. Şimdi Ortodoks Hıristiyan olan Araplar Hıristanlığı ilk kabul edenler oluyorlar ve Türkiye’deki nüfusları yaklaşık 10-12 bindir. Bir diğer kesimi de nüfusları 1-1.5 milyon olarak belirtilen Alevi Araplar’dır. Geriye kalan nüfus sunni  Müslüman inancındadır. İlginç bir özellik olarak belirtebiliriz ki, bir tür etnik bilince sahip olmalarına karşın Ortadoğu’da ulusal bilince giden yolu açan Müslüman Araplık şeklindeki ulusallaşma buradaki nüfusun belirleyeni olmamıştır. Kendilerini Anadolu-Mezopotamya’nın coğrafi kimliği ile daha çok ifade ediyorlar.

Mardin merkezli bir nüfusa sahip olan Mıhelmiler ise kendilerini kabile kökenleri ile daha çok ifade ediyor. Kökenlerine dair genel kabul gören teori; milattan önce 7. yüzyıl’a uzanmaktadır. Bugün bu bölgede yaşayanların çeşitli dönemlerde yerleştikleri ama belirttiğimiz tarihten itibaren hep Arap kabilelerin varlık gösterdikleri kayıtlıdır. Şimdiki asıl yerleşimcilerin Arabistan yarımadasından ayrıldıkları ve kabileler arası kırk yıl sürdüğü öne sürülen meşhur Besus savaşından sonra Kürdistan’a göç eden Arapların Rabian koluna bağlı Vail soyundan gelen Bekri kabilelerinden Şeyban kabilesi (imam Ahmed ibni Hanbel gibi tanınan birçok kişi bu kabiledendir) ve Beni Tağlib kabilesi olduğu en güçlü olasılık olarak kabul edilmektedir. Kürdistan’ın çoğuna doğru yayılım bu merkezden olmuştur. İnanç olarak İslamiyet ortak inançtır. İslamın sağladığı milletleşme ile kabile farklılıkları azalmış olsa da burada yaşayan Araplar kendilerini millet kökenleri ile olduğu kadar hatta daha fazla Mıhelmi (bu sözcüğün farklı farklı epey etimolojik çözümlemesi yapılmışsa da yaşayan gerçekliği anlamamıza katkı da bulunacak bir çözümleme yok) kimliği ile ifade ederler. Urfa’da yerleşen Araplarla özellikle İslamiyet çatısı altında birçok tarihi gelişmeye katılmış, birlikte kimi fetihler-savaşlar yürütmüş hatta çoğu noktada nerdeyse ortak bir tarihe sahip olmuş ancak mevcut haliyle birbiriyle çok da toplumsal bağları kalmamış durumdalar. Burada yaşayan Arapların etnik kökenin aydınlatılması elbette önemlidir ancak mevcut veriler çok çelişik, askeri-siyasi hikayeler ve kronoloji niteliğinde verilerdir. Bu verilerle bir toplumun tarihini izah etmek hem zor hem de yanlıştır. Bu konuda tarih bilimine toplumsal veri sağlama anlamında hala çok iş düşmektedir, bu araştırmalar da çok daha kapsamlı çalışmalar gerektirir.

İki büyük arap nüfusunun kökeni üzerine bunları belirtebiliriz ama daha bir çok kökenden ayrılan yada bu coğrafyaya doğru uzantı oluşturan Arap kökenin olduğunu da belirtebiliriz. Bu konuda net bir veri sunamayız ama mevcut toplumsal yapının sadece verili kökenlerle izah edilemediği yani literatüre sunulan verilerin somutu karşılamadığı yine homojen tarih anlayışının dışına çıkıldığında öyle olması gerektiği, tarih ve toplum bilimi açısından neredeyse bir zorunluluk olarak geçerlidir.

Araplarla diğer Anadolu toplumlarının birbirine düşman edilmeye çalışıldığı birçok dönem olmuştur, nihayetinde çeşitli devlet dönemlerinde(Emevi, Abbasi vs) yapılan iskanın bir amacı halkı müslümanlaştırmak (çoğu zaman da Araplaştırmak), ikna etmekse de bir amacı da buydu. Ama asıl karşı karşıya getirildiği dönem İttihat-ı Terraki dönemidir. Model aldığı ulus yapısına uymayan Anadolu’ya uygun bir model bulmak yerine toplumsal yapıyı değiştirerek amaçlarına ulaşmaya çalışan bu zihniyet ve iktidar, Anadolu ve Mezopotamya’yı tek uluslu bir yapıya indirgemek istedi. Bunun için 1915 ermeni soykırımı ile başlattığı süreci diğer halkların ve elbette Arapların asimilasyonu ile sürdürmeye, Anadolu’daki Arapları hem diğer Araplara hem de Anadolu’daki diğer halklara karşı bir pozisyona koyup Türkleştirmeye çalıştılar. İngiliz oyunları ile Osmanlının bölünme politikasına Afrika Arapları da dahil edilip bağımsızlık eğilimleri gelişince Anadolu ve Mezopotamya’da daha önce peygamber kavmi (Arap milliyetçileri tarafından da kavmi necip diye izafe edilen) Araplar dışlanmaya, karalanmaya başlandı. Çöl kavmi, kirli, insanlıktan nasibini almamış diye tanımlanmaya başladılar. Daha önce ihtirama sebep olan peygamber kavmi olmaları bile ‘Allah bu kavmin ıslah olmayacağını görüp hz Muhammed yani en büyük peygamberi onlara gönderdi ki onları ıslah edebilsin’ diye onlara karşı kullanmaya başladılar. Son büyük darbe ise Hatay’ın resmen Türkiye’ye katılması ile oldu. Artık Arap işbirlikçi tabakanın da büyük çabası ile Türkleştirme politikaları büyük hız kazandı. Meşhur bir olaydır; Hatay milletvekilinin mecliste ‘wallah ben Türktür, billah ben Türktür’ demesi ve asimilasyonu, işbirlikçi Arap tabakanın durumunu izah etmeye yeterlidir.

Bir yandan puzzle gibi Ortadoğu’da harita oluşturulduğunda 25 ulus-devlet kaparak en karlı Araplar çıktı görünümü varken diğer yandan bu Arap ulus-devlet sınırları dışında kalan Araplar ve Araplığın kök hücresini oluşturan Bedeviler, Arap devletçi-iktidarcı tabaka tarafından kurban edildi. Onca devleti olmasın rağmen yaşadığı coğrafyada bu kadar asimilasyona maruz kalan bir başka halk var mıdır merak konusu. Aslında hayli öğretici bir durumdur da. Yani uluslar arası kapitalist iktidarcı-devletçi sistem hiçbir halka hak ettiği için bir şey vermez kendi çıkarlarına öylesi uygun olduğu için verir. Araplar ve sürüyle ulus devletleri söz konusu olunca yine çok net anlaşılır ki, devlet bahşetmek bir kazanım değildir. Arap aristokratlarına-aşiretlerine devlet ve zenginlik verilirken, yoksullar-emekçiler ve bu devletlerin sınırları dışında kalanlar kurbanlık olarak diğer devletlere peşkeş çekilirler. Yine bu devletler yoluyla zaten aşiretçi yapısından dolayı uluslaşmayan ve çoğu zaman birbirini boğazlar durumu gelen halk birbirinden daha çok uzaklaştırılır ve koparılır. Türkiye Cumhuriyeti’nin Araplara yaklaşımı da bu minval üzeredir. Yani bir yandan kimi işbirlikçi ailelere bazı olanak-rant sağlanırken geriye kalan büyük halk kesimi ise en değerli maddi-manevi varlıklarından koparılıyor, dilini öğrenemez, kültüründen kopar ve bir kimliksizlik durumu yaşar hale getiriliyor.

Balkan kökenli halklardan olan Türkiyelilerin işbirlikçileri hemen iktidarın hizmetine girer hatta teorisyenliğine başlarken, Kürt aristokrasisi önce direniş sonra eğer katledilmezse çoğunlukla işbirlikçi pozisyona girişi yaşadılar. Arap üst tabakası bu konuda balkan taklidi oldu. Bu tabakaların başarılı olduğu en önemli konu, Anadolu’da ve Mezopotamya’da da halkları yabancılaştırmak veya birbirine karşı cephelendirmek oldu. Boğazına kadar devlet işbirlikçiliği yaşayan kesimler kendi tabanlarına ise devletçiliği ve milliyetçiliği ( devlete biat etmeyi ama diğer halklara karşı milliyetçiliği) aşıladılar. Olumsuzlukların sebebi olarak diğer halklar gösterildi; mesela Kürtlere olumsuzlukların sebebi olarak Ermeniler, Türklere ve Araplara olumsuzlukların sebebi olarak Kürtler gösterildi. Böylece devlet arada kendini akladı. Hem bu işbirlikçi tabakalar hem tarih kitapları neredeyse sadece bunu amaçlıyor. İşte tam Osmanlı kendini toparlıyordu ki balkanlar da ihanet edildi, tam dünya savaşı kazınılacaktı Ermeniler ihanet etti, tam trablusgarp ve doğu cephelerinde zafer olacaktı Araplar ihanet etti tam cumhuriyet herkese hakkı olanı verecekti Kürtler ihanet etti vs vs hep devlet masum halklar hain diye birbirine kavratıldı.

Türkiye’deki hakim ideolojik eğilim ilk başlarda İslamcı sonra Osmanlıcı sonra anadolcu daha sonra laik daha sonra ise Türk İslamcı bir eğilimdi en son ise islamın Türklüğe alet edildiği bir ideolojik eğilim açığa çıktı. Bugünkü devlet anlayışını da islamın alet edildiği bir Türklük olarak belirlemek en doğrusudur. Yani geriye hiçbir halkın ihya olmadığı Anadolu’nun-Mezopotamya’nın her yönden peşkeş çekildiği bir uyduruk düzen kaldı.

Doğu halklarının batı dünyasına yansıması da olumsuzluklarla yüklüydü. Ama 2010 sonunda başlayıp tüm dünyada yankı bulan, birçok BAAS iktidarını deviren ‘Arap baharı’ denen ve tüm halklara bahar vaad eden olaylar Arap halkının asi yanını, direngen yanını açığa çıkarmıştır. Bu süreçte tepkisiz kalan yegane Arap kesim Anadolu ve Mezopotamya’daki Arap halkıdır(Gezi Olayları denen 2013 Haziran’ında Hatay’daki uzun direnişte şüphesiz yer aldı diğer tüm halklarla beraber). Ama daha uzun vadeli ve isyanın ötesinde birlikte bin yıllardır yaşadığı halklarla ortak bir gelecek tasavvuru Arap halkının gündeminde olmalıdır.

Tüm Ortadoğu için öngörülebilecek demokratik özerklik modeli tüm halklara, toplumsal kesimlere açık olan ve herkesin aynı anda ihtiyacını karşılayabilen yegane modeldir, bunun dışında durmak kendi geleceğini bugüne dek olduğu gibi bundan sonra da asimilasyonist, tekçi, merkeziyetçi, milliyetçi devletin insafsızlığına terk etmektir. Sadece son yüzyılda bile gelinen aşama Arap gençlerinin Arapça’yı bilmediği, Arap kimliğini, Anadolu ve Mezopotamya kimliği ile yaşayamadığı, kendi kimliği ile kamusal bir alandan faydalanamadığı, her an asimilsyonla yüz yüze olduğu bir durumdur. Bunun yerine, topluma kendi kimliği ile özgürce katılabildiği, yaşadığı yerin yönetiminde söz sahibi olduğu, kültürünü-tarihini yaşayıp yaşatabildiği bir model için mücadele etmek 100 yıl sonraki varlıklarının yegane teminatıdır. Elbette böyle herkesi kapsayan herkese yer veren bir model ancak herkesin katılımı ve çabası ile kurulabilir. Böyle bir inşa için verilen uzun mücadeleler ve ağır bedeller sonucu gerekli zemin hazırlanmış, artık herkesin katılımını sağlamak en önemli konu haline gelmiştir. Rojava’da daha çok bir devrim zemininde oluşturulan ortak yönetim, özgür-eşit yurttaşlık kimliği, her halkın kendi kimliği ile yaşaması ve demokratik inşa Kuzey Kürdistan ve Türkiye’de de demokratikleşme mücadelesi zemininde tüm halklarla birlikte Arap halkının da katılımıyla sonuç almaya götürülmelidir.

                                                        

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.