DEMOKRATİK ULUS İNŞASINDA SİYASET

09 Temmuz 2015 Perşembe

Kapitalist modernitenin epistemolojik operasyonlarının en çok sakatladığı kavramların başında “Ulus” ve “Siyaset” yer alır.

 

 

 


 


 




Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi                                                            

 

Demokratik Ulus inşasında siyasetin yerini ve rolünü doğru tespit edememek temel problemlerden biridir. Sorun eylemsel olduğu kadar, belki de daha fazla zihinsel boyutta yaşanmaktadır. İnşa önce zihinsel boyutlarda kavramlarla yapılır. Kavramlara yüklenen anlam pratiğe de o doğrultuda işlevsellik kazandırır. Anlam, amaçlanan yapısallığa uygun öz ve içerik taşımalıdır. İçerikteki bozulma yapısallığı da bozuyor.

Kapitalist modernitenin epistemolojik operasyonlarının en çok sakatladığı kavramların başında “Ulus” ve “Siyaset” yer alır. Yoksa ulusun bu düzeyde devletleştirilmesi (Ulus-devlet) ve siyasetin devlet işlerini idare etmeye dönüştürülmesi mümkün olamazdı. Toplumun “siyasetle terbiyesi” günümüzün neredeyse olağan algısı olmuştur. Bilimi yapılmaktadır. Dolayısıyla tartışmaya kavramları düzeltmekle başlamalıyız. Sorun tespiti, kavramların yeniden bu amaç doğrultusunda tanımlanmasını ve düzeltilmesini zorunlu kılıyor. Çünkü gerçek, öğretildiği ve ezberletildiği gibi değildir. Kapitalist modernitenin zihniyet tezgâhlarında üretilen ezberler üzerinden gidilirse ciddi bir sonuç alınamaz. Yapılması gereken ilk iş ezberlerin bozulmasıdır.

Uluslaşma toplumsal bir formdur.  Günümüzün temel formudur. Nicelikle ilgili bir durum değildir. Yaşayan toplumların hepsi birer ulusal topluluktur. Bu yüzden toplumlar yaşadıkça ulusallıktan çıkma denen bir şey yoktur, olamaz. Bir toplumu ulus olmaktan çıkarmak veya ulus yaratmak toplumsal mühendislik işidir. Musa peygamber için “ulus yaratan peygamber” denilse de uluslar yaratılamaz. 

16. yüzyıldan günümüze kadarki toplumun aldığı temel form ulus formudur. Günümüzde herhangi bir yerde bir toplum yaşıyorsa onun ulusallığı vardır. Tarihsel kültürüyle yaşamak isteyen, ortak ruhi özellikleri olan toplumlar ulustur. Hatta uluslaşma için ortak zihniyetin olması yeterlidir. Günümüzde yaşayan toplulukların hepsinde ortak zihniyet vardır. Sosyalistlerin  “bu topluluk ulus mudur, değil midir?” babında yürüttüğü tartışmalar pozitif bilimin etkisi altındaydı. Sosyalistlerin devrim olan gündemlerini saptırmak için kapitalistler tarafından bilinçli geliştirilen bir yaklaşımdı. Bu tartışmaya takılmak kapitalistlerin değirmenine su taşımak anlamına gelir.

Ulus fikri hem sosyalistler, hem kapitalistler arasında en fazla tartışılan konuların başında gelir. Herkes kendi ideolojik duruşuna, paradigmasına bağlı olarak bir ulus tanımı yapmış, kıstaslar belirlemiştir. Sosyalist cephe de bu konuda en fazla kafa yoran, düşünce üreten Stalin’dir. Stalin, bir toplumun ulus olabilmesi için 5 kıstas sayar. Bir toplumun ulus olabilmesi için, toprak bütünlüğü, dil bütünlüğü, tarih bütünlüğü, ortak ruhi şekillenme bütünlüğü ve en önemlisi de pazar bütünlüğü olmasını şart koşar. Bu yaklaşıma göre söz konusu özellikleri barındıran toplumlar ulusturlar, barındırmayan toplumlar ise ulus değildirler. Oysa dünyada bu özelliklere sahip olmayan onlarca topluluk var. Bunların en bilinenleri Yahudiler, Ermeniler, Rumlar ve Kürtlerdir. Yahudilerin ortak pazarı, toprak bütünlüğü, dil ve tarih bütünlüğü ancak 1948 yılında İsrail devletinin kurulmasıyla oluşmuştur. Ondan önce bu birliklerin hiç biri yoktur. Öyleyse Yahudiler ulus değildir diyebilir miyiz? Aynı şey Ermeniler için de geçerlidir. Sovyet Rusya’nın kurulmasından sonra kurulan Ermenistan’la birlikte bu özellikler yakalanmıştır. Öncesi için Ermeniler ulus değil miydi? Rum ve Kürtler için de aynı durum geçerlidir. Bu iki halk devlet kuramadıklarından ulus birliklerini sağlayamamışlardır; dolayısıyla bu kategori içine girmezler. Örneklerde de görüldüğü gibi bu tanımlama ve yoruma göre ulus ancak devletle olabilir. Hatta ulusu ancak devlet oluşturur. Ulusların kendi kaderini tayin hakkını ayrı bir devlet kurmak olarak yorumlanmasının temel nedeni budur. Bu aslında kapitalistlerin geliştirmek istediği devlet ulusu tanımlanmasıdır. Sosyalistlerin de yıllarca kendilerini kandırırcasına bu tanımın peşinden gitmeleri en büyük açmazlarını oluşturmuştur.

Eskiden Kürtlerin ulus olup olmadıkları en fazla tartışılan konuların başında gelirdi. Kürtler için en iyi düşünenler bile Kürtlerin ulus olmadıkları, uluslaşmalarının engellendiği, Kürtlerin parçalanarak ulus olmaktan çıkarıldıkları; bu yüzden öncelikle uluslaşmaları ve ondan sonra ulusal mücadelenin verilmesi gerektiğini söylerlerdi. Bu tür yaklaşımların kaynağı devlet fideliğidir. Devlet fideliğinde büyüyen sözde aydınların devlet dışında ürete bilecekleri bir teori yoktur.

Oysa uluslaşma toplumsal gelişmenin doğal bir aşamasıdır. Nasıl ki toplumlar klandan aşirete, oradan halklaşmaya, milletleşmeye geçmişlerse, uluslaşma da bu sürecin bir devamıdır. Kürtler de yok olmadıklarına göre bu uluslaşma süreçlerini yaşamışlardır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi uluslaşma dıştan gelişen suni ve yapay bir toplumsallık değildir; ortadan kaldırılamaz. Kendi toplumsallıkları dışında yapılan müdahaleler zor içerir ve bunu asimilasyon veya soykırım olarak tanımlıyoruz. Elbette asimilasyon ve soykırıma tabi tutulmuş topluluklar için ulusallıktan bahsedemeyiz. Bir toplum ortadan kaldırılmışsa, uluslaşmasından bahsedilemez. Olmayan bir şeyin ulusu da olmaz. Ama her şeye rağmen varlığını sürdüren veya mücadelesini vererek kendisini var etmeye devam eden tüm toplumlar zayıf veya güçlü ulusal gelişmelerini sürdürürler. Bunlar niceliksel olarak çok az kalsalar da bu durum değişmez. Örneğin Kürdistan’daki Asuri-Süryani’ler çok az kalmalarına rağmen ulusal varlıklarını sürdürmektedirler. Fiziki varlıkları tehlikede olduğu için ulusal varlıkları da tehlikededir.

Uluslar yaratılamaz.  Ulus yaratmaya kalkmak toplumsal mühendisliktir, ulusu yok etmek ise etnik temizlik ve soykırımdır. Bu tür uygulamaları toplumsallaşmanın doğal akışı doğurmaz. Devlet ve ona dayalı gelişmeler yol açar. Devlet siyaseti ulus doğurmaz ve geliştiremez. Aksine Ulusal gelişmeyi sekteye uğratarak sakat bırakır. Aynı şekilde demokratik siyaset de ulus yaratmaz. Demokratik siyaseti ulus oluşturmanın bir yöntemi olarak görme ve ele alma yanlıştır.

Konu bağlamında üzerinde durmamızı gerektiren diğer bir konu demokrasi kavramıdır. Demokrasi azınlık-çoğunluk meselesine indirgenebilecek bir durum değildir. Demokrasi devlet dışı kalmış toplumların kendilerini örgütleme ve yönetme sistemidir. Uygarlığın çatallanmasıyla beraber, devlet tarzında bir örgütlenme gelişirken, bunun karşı kutbunda kalan,  bu örgütlenme içine dâhil olmayanlarda demokrasi tarzında örgütlenmiş ve kendilerini yönetmişlerdir. Devletli sistemlerde demokrasi gelişmeyeceği gibi bunun arayışının da fazla bir anlamı yoktur. Toplumsal mücadeleyle devleti daraltarak toplumsal gelişmelere yol açmak en büyük demokrasi mücadelesi olacaktır. Devleti topluma karşı duyarlı ve saygılı hale getirmek demokrasi mücadelesidir. Özgürlük arayışçısı olan tüm güçler, yola çıktıklarında hedefledikleri, amaç edindikleri gerçeklik budur. Devlet, bürokratlarıyla, memurlarıyla toplumdan ayrı, toplumun sırtından geçinen bir güçtür. Bu gücü daraltmak, sınırlamak demokrasin en öncelikli görevidir. Ne kadar az devlet o kadar çok toplum denklemi bunun ifadesidir. Devletin azmanlığına karşı toplumun savunulmasıdır.

Netleştirilmesi gereken kavramlardan birisi de siyasettir. Siyasete ilişkin çok değişik tanımlar yapılmaktadır. En çok kullanılan ve bilinen tanımı “terbiye” ile ilişkilidir. Arapça seyis (at terbiyecisi) kavramından türetildiği söylenir. Aslında bu eksik veya yetersiz, yanlış bir tanımdır. Arapça bir kelime olan siyaset, eski Arapça da müseyis anlamına gelir ve bu da kandırma anlamındadır. Uygarlığın çatallanmasıyla beraber, siyaset de çatallanmıştır. Uygarlık öncesi toplumlarda siyaset kendi yaşamını devam ettirme işi iken, uygarlığın çatallaşmasıyla beraber kandırmaya dönüşmüştür. Gerçekten de günümüze kadar uygulanan siyasete bakıldığında durumun bu olduğu görülecektir. Siyasetin bu tanımıyla Yunanlılardan gelen politikanın tanımları bir birine çok benzemektedir. Daha doğrusu biri batılıların, diğeri Arapların tanımlamasıdır. Her ikisi de aynı şeyi tanımlar. Politika Yunanca Poli çok, tika yüz anlamına gelir. Yani çok yüzlü demektir. Arapçadaki müseyis de kandırma demektir. İkisi aynı kapıya çıkar. Bu durum siyasetin devlete göre tanımlanmasından gelir. Devlet toplumu kandırır, yalan söyler ve öyle yönetir. Devlet siyasetinin bu özellikleri vardır.

Toplum için, toplum siyaseti için bu tanımların değişmesi gerekir. Toplum için siyaset veya siyasetin tanımı, toplum için en yararlı işleri bulma sanatıdır. Yapılan işler iyi midir değil midir, doğru mudur, değil midir sorularının cevabı siyaset tanımını oluşturuyor. Bu sorulara yeterince cevap verilemiyorsa, uygulanan siyaset değil, başka bir şeydir.

Demokratik siyaset toplum yararına işlerin yapılmasıdır. Toplumun yönetimi, bu işlerin başında yer alır. Toplum yönetimsiz olamaz. Yönetim toplum için ortak akıldır, Nasıl ki, beyin insanlarda sinirlerin yoğunlaştı yer ise yönetim de toplum için aynı şeydir. İnsan bedeni beyinsiz olamayacağına göre, toplumda yönetimsiz olamaz. Yönetim toplumdaki farklı sinirlerin toplamıdır. Bu yüzden toplum yönetimsiz yaşayamaz. Sorun bu yönetimin yaptıklarının doğru olup olmaması, iyi olup olmamasıdır. Bu soruların yanıtı yönetimi siyasete götürür. Bu sorulara yeterli ve doyurucu cevapların verilmediği halka rağmen söylem ve pratiği esas almıştır. Dönemin Ankara valisi Ali Tandoğan bir konuşmasında “bu halka komünizm bile gerekirse biz getireceğiz”  diyor. Bu cümle CHP’nin programını oluşturur. CHP halk adına, ama halka karşı bir partidir. Yürütülen tüm siyasetler demokratik değildir. Halk adına da olsa böyledir.

Bir siyasetin demokratik olabilmesi için bazı özelliklerinin olması gerekir. Bunun ilk şartı devlet dışı kalmış halkın siyasete katılmasıdır. Bunun için yol ve yöntemler bulup kendisini örgütlemesidir. Halk, uygulanan bu siyasetin bizim için doğru mudur değil midir tartışmasına katılabilmelidir. Tartışmalara katılımın olmadığı yerde demokrasi olmadığı gibi, gelişmez de. Önder APO’nun meclis ve komünlere bu kadar önem vermesinin nedeni en fazla tartışmanın yapıldığı ve kararların ortak alındığı alanlar olmasıdır. Tartışmanın yapılmadığı komün ve meclisler amacına uygun kurulmuş komün ve meclisler değildirler. Tartışmalar sabır, tahammül, bilinç ve ikna yeteneğini gerektirir. Bu tartışmalardan sonra karar alma sürecine katılım olabilmelidir. Yapılanın iyi ve doğru olup olmadığı tartışmayla açığa çıkar. Ve ortak katılımla bunun kararı verilebiliyorsa demokrasiye yakınlaşmış olunur. Karar verme gücü olmayanların demokrasiyle fazla bir ilişkisi yoktur.

Üçüncü adım olarak bu tartışma ve karar sürecinde ulaştığı netliği hayata geçirmektir, pratikleştirmektir. Yapılanlar doğru mudur değil midir, sorgulamasını yaparak pratikleşmelidir. Bu üç olgu pratikleştiğinde siyasetin demokratikleşmesinden bahsedilebilir. İktidara dayalı devlet siyasetinin temel özelliği halkı tartışma ve karar sürecinin dışında tutmaktır. “Tartışma ve karar almanın dışında kal, pratikte ne yaparsan yap” denilmektedir. İsimleri değişse de tüm iktidarlar bunu söylerler. Bu, adeta iktidarın kodlanmış şifresidir. Uygarlığın çatallaşmaya başladığı Sümerlerden günümüze kadar tekrarlanan tekerleme şudur: Sizin düşünmenize gerek yok, bazıları sizin yerinize zaten düşünüyor, karar almanıza gerek yok, bazıları sizin yerinize karar alıyor, payınıza düşen uygulamaktır. Demek ki, demokratik siyasetin temel yolu sadece pratik değildir. Pratik kadar ve belki de ondan daha önemli olan tartışmalara ve karar mekanizmalarına katılmaktır. Eğer bir yerde siyaset bu yolları açmışsa orada demokrasi vardır demektir.

Demokratik ulusta ancak bu siyaset tarzıyla yer alınabilir. Birer toplumsal form olan uluslar ancak böyle bir araya getirilebilinir. Uluslar kendi haklarında tartışarak en uygun kararı ancak böyle alabilirler. Kendisi hakkında tartışıp karar alamayan bir ulus demokratik ulus değildir. Ulus olabilir, ancak demokratik ulus olamaz. Demokratik siyaset ulusu veya ulusları demokratik ulus haline getirmenin yol ve yöntemidir.

Sınıflı ve egemenlikçi bir toplumda iki tür siyaset ve uluslaşma vardır. Bunlardan birincisi iktidara ve devlete göre şekillenen egemenlikçi siyaset ve onun ulus anlayışıdır. Diğeri ise devlet dışı kalmış toplumların iktidar ve hiyerarşiden uzak demokratik siyaset ve onun demokratik ulus anlayışıdır. Demokratik siyaset veya demokratik ulus büyük bir bilinçlenme, aydınlanma ister. Devletçi siyaset ve ulusu aşacak bir bilinç gereklidir. Buna entelektüel görev denir. Neyin iyi neyin kötü olduğunu ayrıştırabilecek bir bilinçtir bu. İkincisi bu bilincini karara dönüştürme ve bu kararlarını pratikte uygulama tutarlılığını göstermedir. Bu tutarlılığa da ahlaki duruş veya görevler denir. “Biz sadece tartışalım uygulama bizi ilgilendirmez” denemez. Ya da “biz karar alalım başkası uygulasın” denemez. Böylesi yaklaşımlar ahlaki ilkeyi aşındırarak bozar. Demek ki bilinç ve ahlak demokratik siyasetin iki temel özelliği oluyor.

Bilinç ve ahlakla beslenmeyen bir siyasetle değişik ulusları bir araya getirmek demokratik ulusun oluştuğu anlamına gelmez. Sovyetler birliğinde yaklaşık 107 ulus bir araya getirilerek birlikte yaşamalarına rağmen demokratik ulusu yaratamamışlardır. Bunun nedeni ulusları bir araya getirme yol ve yöntemlerinin demokratik olmamasıdır. Yine aynı durumu eski Yugoslavya’da görmek mümkündür. Çeşitli yol ve yöntemlerle bir araya gelmiş onlarca ulus 40 yıl birlikte yaşamalarına rağmen, 1990’larda birbirlerini boğazlamaya varan katliamlar yaşandı. Örnekleri özümseyerek aynı yanlışa düşülmemelidir. Birkaç ulusu bir araya getirerek demokratik ulus oluşturulamaz. Bu yaklaşım toplumun doğasıyla çeliştiğinden yanlış ve sakat bir anlayıştır. Yine örneğin Amerika yaklaşık 50 eyalettir. Ve bir o kadar da değişik ulusları içinde taşıyor. Eğer ulusları bir araya getirmekle demokratik ulus olunsaydı, en büyük demokratik ulus ABD olurdu. Demek ki sorun bu değildir. Temel sorun devlet dışı kalmış toplulukların kendilerini nasıl var edecekleridir. Kendileri için en doğru şeyin, en güzel şeyin ve en iyi şeyin ne olduğunu bulmaktır. Bunun tartışmasını yürüterek kararlarını alıp pratikleştirmektir.

İnsanlar bilinçleriyle, hayvanlar terbiyeyle yaşarlar. Siyasete terbiye rolü verilirse, insanı hayvan, toplumu sürü derekesine indirger. Bu konuda devletçi geleneğin yüklü bir külliyatı mevcuttur. Büyük filozof Aristo, “insan konuşan bir hayvandır. Köle konuşan bir makinedir” der. İşte siyaseti seyislikle eş tutan anlayışın kaynağı budur. Hiçbir devlet, insanı veya toplumu     insan gibi ele almaz. Başkalarının yanlışları üzerinden doğruları inşa edemeyiz.

Demokratik ulus ancak demokratik siyasetle inşa edilebilir.     

 

                                            

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.