APOCU FELSEFE IŞINGINDA SAVAŞAN KÜRT GERÇEKLİĞİ, LOZAN’I BOZDU

20 Ağustos 2015 Perşembe

Bu anlaşmada, Türkiye devleti Kürt ve Türk kurucu öğeler olarak ifade edilse de Kahire anlaşmasına göre Kürtlerin statüsüz bırakılması yaklaşımı pratikte uygulanmıştır.

         








Zelal EDESSA


Bugün Ortadoğu’da yaşanan üçüncü dünya savaşı kendisi ile birlikte yeni bir yapılanmayı getirmektedir. Birinci dünya savaşında belirlenen sınırlar yeniden çizilmektedir. O dönemin statüsüz bırakılan, yok sayılan Kürt halkı; Önder APO’nun felsefesi temelinde geliştirilen özgürlük mücadelesi ile bugün kendi kaderini tayin etmektedir. Başta Rojava’da gelişen devrim ile kazanılan bölgesel Kürt statüsü, diğer parçalarda da aynı konumu dayatmaktadır. Gelişen Kürt özgürlük mücadelesi ve aydınlanması eskisi gibi bir inkârı–soykırımı kabul etmemektedir.  

Birinci Dünya Savaşında Kürtlere Yaklaşım Neydi?

Mezopotamya’nın kadim halkı Kürtlere,  tarih boyunca bölge güçleri ve dış güçlerin istismarcı yaklaşımları gelişmiştir. Dış güçler Kürt halkının bereketli topraklarına göz dikmişler, zengin kültüründen faydalanmışlardır. Kürdistan’a egemen olma arzusu sürekli olmuştur. Böyle durumlarda Kürtler, bölge güçleri ile geliştirdikleri ittifaklarla düşman karşısında kazanan taraf olmuşlardır. Ne zamanki bölge güçlerinin birbiri ile geliştirdiği ittifak bozulmuş, birbiri ile çatışma-çelişki içine girmiş o zaman kaybediş baş göstermiştir.  Bu konuda Türk-Kürt tarihsel ittifakları tarihe ışık tutmaktadır. Türkiye’nin Ulusal Kurtuluş savaşı sürecinde Kürt-Türk ittifakı her iki halkı yok olmaktan kurtarmıştır. Böyle bir ittifak gelişmeseydi belki de bugün Türkiye diye bir devlet olmayacaktı. O dönem ülkeye dört koldan saldıran düşman güçleri, Kürtlerle geliştirilen ittifakla püskürtülmüştür. Fransızlara karşı Urfa, Antep ve Maraş’ta savaşan Kürtler olurken;  Çanakkale’de Türklerle omuz omuza Yunanlılara karşı savaşan yine Kürtler olmuştur. Bu dayanışmanın ne kadar hayati olduğunu Önder APO, şu tespitle vurgulamıştır : “Türk-Kürt egemenlerinin bu ittifakına batıda Yunan saldırısıyla Rumlar, doğuda ise Ermenilerin geniş iddiaları eklenince, tek doğru, kurtuluş yolu olduğu açıktır. Ayrılık hele hele bir birine karşıt olmak elde var olanın da gerçekten gitmesi olacaktır.”  tanımlaması ile bu coğrafyanın ruhuna uygun bir savunma ve ortaklık yaklaşımı olduğunu ifade etmektedir.

Ancak Türk yetkililerinin baştaki sağduyulu yaklaşımı sonuna kadar sürdürülmemiştir. Stratejik olarak geliştirilen ittifak, taktiksel boyuta indirgenince büyük bir tarihsel hatanın oluşmasına yol açmıştır. Türkiye Cumhuriyetinin ilanından sonra tehlikeli durumlar aşılınca, Kürtlerle yapılan sözleşme ihlal edilmiştir. Kürt varlığı tanınmamıştır. Buda yüz yıla yaklaşan bir Kürt-Türk çatışmasın gelişmesine neden olmuştur.  Kürt halkının samimi yaklaşımına inkâr ve imha siyaseti ile karşılık vermeleri bugün hala yaşanan savaşın asıl nedeni olmaktadır. Sorunun kaynağı tarihsel temellere dayanmaktadır. Ancak Kürt halkını inkâr–imha politikası, Türk devletinin uluslararası güçlerle kendi aralarında imzaladıkları Lozan anlaşması ile başlamıştır. Bölge gerçekliği ile uyuşmayan bu anlaşmaya baktığımızda;

 Lozan Antlaşması Neydi Ve Kimler Arasında Hangi Amaçlarla İmzalandı!

Bilindiği gibi birinci ve ikinci dünya savaşları dünyanın yeraltı ve yerüstü kaynaklarını paylaşma amaçlı geliştirilmişlerdir. Savaşın sonucunda ise paylaşımda anlaşmak için bir dizi görüşme ve anlaşmalar yapılmıştır. Bu dönemde çekişmeli ve anlaşma sağlanamayan Sevr Antlaşması, Londra konferansı ve Kahire antlaşmalarından sonra Lozan antlaşması ile nihai uzlaşma gerçekleşmiştir.  Yani itilaf ve ittifak devletleri Kürdistan, boğazlar ve adalar konusunda anlaşmaya varmışlardır. Lozan Barış Antlaşması; 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre'nin Lozan şehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileriyle Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika ve Yugoslavya temsilcileri tarafından, Leman gölü kıyısındaki Beau-Rivage Palace'ta da imzalanmıştır.    Türkiye açısından gelişen durum şöyledir;

-       Türkiye’nin yeni bir ulus-devlet olarak Misak-ı Milli sınırları belirlenir.

-       Türkiye-Irak Sınırı: Musul üzerinde antlaşma sağlanamadığı için, bu konuda İngiltere ve Türkiye Hükûmeti kendi aralarında görüşüp anlaşacaklardır.  

-       Türkiye-İran Sınırı: Osmanlı İmparatorluğu ile Safevî Devleti arasında 17 Mayıs 1639'da imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması'na göre belirlenmiştir.

-        Türkiye-Suriye Sınırı: Fransızlarla imzalanan Ankara Anlaşması'nda çizilen sınırlar kabul edilmiştir.

Lozan Anlaşması Kürtler İçin Neyi İfade Etmektedir?

Kürdistan dört parçaya bölünerek Türkiye, Suriye ve İran ‘da Kürt inkârı geliştirilmiştir. Irak’a dâhil edilen Kürdistan parçasında İngiltere’nin, Kürtleri oluşan Arap ulus devletine karşı kullanmak için sürekli bir yedek güç konumunda tutma yaklaşımı gelişmiştir. Lozan’da en çok Kürtler konuşulmuş ve tartışılmıştır ancak sürekli kendi çıkarlarını karşı tarafa kabul ettirmek için Kürt temsilcileriyle olan ilişkilerinden dem vurmuşlardır. Hem İngiltere bunu yapmış hem de Türkiye temsilcileri Kürtleri koz olarak öne sürümüşlerdir. Bu anlaşmada, Türkiye devleti Kürt ve Türk kurucu öğeler olarak ifade edilse de Kahire anlaşmasına göre Kürtlerin statüsüz bırakılması yaklaşımı pratikte uygulanmıştır. O dönem Mustafa Kemal’in yaklaşımının Kürtlere otonom- özerklik verilmesi taraftarı olduğunu görmekteyiz.   

“M. Kemal’in 17 Ocak 1923 tarihli İzmit Kasrı Basın Toplantısı’nın metni yıllarca devletin kasalarında saklandı. Ta ki en son 1988 yılında Anıtkabir Arşivi’nden alınarak yayınlanabildi. M. Kemal gazetecilerle yaptığı bu söyleşide şunları söylemektedir: “Kürt Sorunu; bizim yani Türklerin çıkarına da kesinlikle söz konusu olamaz. Çünkü bildiğiniz gibi bizim milli sınırlarımız içinde bulunan Kürt unsurlar, öylesine yerleşmişlerdir ki, pek sınırlı yerlerde yoğun durumdadırlar. Fakat yoğunluklarını kaybede kaybede ve Türk unsurların içine gire gire, öyle bir sınır çizmek istesek, Türklüğü ve Türkiye'yi mahvetmek gerekir... Söz gelişi, Erzurum'a kadar giden, Erzincan'a Sivas'a kadar giden, Harput'a kadar giden bir sınır aramak gerekir. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürt Aşiretleri de gözden uzak tutmamak gerekir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük düşünmektense, bizim Anayasa gereğince zaten bir tür Yerel Özerklikler oluşacaktır. O halde hangi ilin halkı Kürt ise onlar kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin Halkı söz konusu olurken, onları da (Kürtleri de) birlikte ifade etmek gerekir. İfade edilmedikleri zaman, bundan kendilerine ait sorun çıkarmaları daima beklenir. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Türklerin, hem de Kürtlerin yetkili vekillerinden (milletvekillerinden) oluşur ve bu iki unsur, bütün çıkarlarını ve geleceklerini birleştirmişlerdir. Yani onlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olmaz..." demektedir (Türk Tarih Kurumu Arşivi, 1089 Numaralı Belge)”

Ancak Mustafa Kemalin olumlu yaklaşımlarına rağmen; Kürt-Türk ortaklığı, daha sonra gelişen darbeci-milliyetçi kesim ve dış güçlerin oyunları ile bozulmuştur. Özellikle İngiltere tarafından,  Kürt ve Türklerin arasında antagonist çelişkiler geliştirilerek, uzlaşılmaz bir çatışmalı durumun sürekli olması için büyük çaba gösterilmiştir. Kendisine ait bölgedeki misyonerlere verdiği talimat bu olmuştur.  Türk tarafı açısından gelişen durum dış güçlerin oyununa gelmedir. O günden bu güne kadar Türk devleti, Kürtlere yönelik fiziki ve beyaz katliamlar başta olmak üzere, kültürel bir soykırımı en üst safhada geliştirmiştir. Buna cevap olarak gelişen ise 29 Kürt direnişi olmuştur. Bu direnişlerin en sonuncusu olan PKK; Ortadoğu’nun toplumsal dokusunu ret eden Lozan antlaşmasını, bölgede yarattığı devrimsel gelişmelerle bozmuştur.

Lozan’ı Bozan APOCU Gerçeklik ve özgürlüğe yönünü dönen Ortadoğu halkları

Önder APO; özgür insan- özgür toplum yaratma felsefesi ile PKK hareketini geliştirmiştir. Uzun soluklu başlayan mücadele yürüyüşü Kürt devrimi ile sonuçlanarak yeni bir boyut kazanmıştır. Bu durum Kürtler özgülünde Ortadoğu ve dünyada devrimsel bir sürecin gelişmesine, halkların kendi kaderini tayin hakkının tanınmasına fırsat yaratmıştır Çünkü daha önce birinci dünya savaşında gelişen Lozan antlaşmasıyla başta Kürt halkı olmak üzere tüm halklara çatışmalı ve birbirini kırdırtan politikalar dayatılmıştı. Ortadoğu’da binlerce yıl sürdürülen “halkların kardeşliği” dış güçlerin eliyle bozulmuştur.  Günümüzde Kürtler öncülüğünde gelişen mücadele bu politikaları boşa çıkartmaktadır. Ortadoğu halklarının ve coğrafyasının gerçekliğine uygun çözümler sunulmaktadır. Özellikle Önder APO’nun bu konuda geniş bir perspektif ve ideal bir model sunması tarihsel olmaktadır. Geliştirilen “Demokratik Ulus” projesi ile halkların Demokratik konfederalizmi inşası ön görülmektedir.  Önder APO’nun “Demokratik–Ekolojik-Kadın özgürlükçü toplum paradigması” ile farklı bir dünya mümkün olmaktadır.  Ortadoğu özgülünde tüm insanlığa barışçıl-eşit ve güzel bir dünya sunmaktadır. 

Lozan Antlaşmasını Tarihin Çöp Sepetine Atan Rojava Devrimi

Bir nehir akışında kırk yıldır ilerleyen özgürlük yürüyüşümüz; Kürt halkında sosyal, siyasal, askeri alanda birçok devrimsel gelişmenin yaşanması ile devam etmektedir.  Bugün Kürtler uzun yılların büyük emek ve özverili duruşuyla direnişlerinin meyvelerini toplamaktadırlar. Her koşulda başarıya kilitlenen devrimsel mücadelemiz ilk kazanımını Rojava’da gerçekleştirmiştir. Burada kadın öncülüğünde yaşanan devrimsel akış adım adım diğer parçalara yayılmaktadır. Bu nedenle devrimin ikinci gelişme üssü Bakur Kürdistan’ı olmaktadır. Çünkü Rojava’da gelişen devrim dört parça Kürdistan halkının katılımı ile gerçekleştiği gibi, en çok da Bakur halkı ile her gün an be an birlikte, ortak bir direnişle başarıya ulaşmıştır.

Erdoğan-AKP Şahsında Son Geliştirilen Topyekûn Savaş Çığırtkanlığı Bakur Devrimini Engellemek İçindir

Ortadoğu’daki kaostan Kürtlerin devrimsel kazanımlar elde etmelerini hazım edemeyen Erdoğan- AKP olmuştur. Çünkü Erdoğan’ın Osmanlı paşası olması önünde en büyük engel Bakur’da biriken devrimsel Kürt enerjisidir. Rojava’dan sonra gelişen ikinci Kürt özgürleşmesinin önüne geçmek için her koldan harekete geçmişlerdir. İlk elden bu rahatsızlıklarını Önder APO ile geliştirdikleri görüşmelerde Erdoğan, “Suriye kırmızıçizgimizdir” diyerek ifade etmiştir.  Türk devletinin gerçekliğini bilen Önder APO’da “ Bizim kırmızıçizgimiz Rojava’dır” diyerek, Kürt özgürleşmesindeki keskin ve vazgeçilmez yaklaşımını ifade etmiştir.

Bu durum karşısında Erdoğan-AKP her türlü yolu deneyerek, elinden geleni ardına koymamıştır. Rojava’da Kürt halkına yönelik en yoğun saldırıları geliştiren DAİŞ’le işbirliği yaparak, büyük bir destek vermiştir.  Bu çete örgütüne tüm dünyanın gözü önünde her türlü cephane ve savaşçı aktarımını yapmaktan çekinmemiştir. Ancak her ne yaparsa yapsın Kürt ilerleyişi ve özgürleşmesini durduramamıştır. Üstüne üstlük en son YPG ve YPJ öncülüğünde Tıl Ebyat’ın ele geçirilmesi ile Türkiye-Suriye sınırında özerk bir Kürt bölgesinin oluşması Erdoğan-AKP’yi içten içe bir öfke seline boğmuştur.

Türkiye’de yapılan son seçim sonuçları ise öfkelerini taşırmıştır.  Önderliğimizin Türkiyeleşme projesi olan HDP’nin barajı geçmesi, seçimin galibinin Kürtler ve demokratik kesimlerin olmasına yol açmıştır. Demokrasi güçlerinin başarısı özellikle Türkiye’de, Kürt ve Türk halklarının demokratik direniş cephesinin oluşması, bu kesimlerin Rojava devrimine sıcak yaklaşımları hatta devrimci sol kesimlerin bizzat devrimde yer alarak şehit vermeleri ile Türkiye’de devrimci sol blokun yakınlaşması Erdoğan-AKP’yi çileden çıkartarak, kendinden geçirtti. Bu nedenle ilk elden katliam girişimlerine başladı. Suruç’ta katledilen 32 genç şahsında gelişen Kürt-Türk kardeşliği boğdurulmak istendi. Bu olaydaki rolü açığa çıkmaması için birden ortalığı savaş alanına, toz dumana çevirmiştir.

24 Temmuz’da Medya Savunma alanlarına ve Bakur’daki gerilla üslerine saldırılar gerçekleştirmesi hem katliamlardaki rolünü gizlemek hem de Kürt’ü imha-inkâr politikasına tekrardan sarılmasıdır. Aslında 1923’te imzalanan Lozan antlaşması ile aynı güne getirilmesi de tesadüfi değildir. Erdoğan nostalji yaparak, ülkeyi geçmişe döndürmek istemektedir. Hayaller âleminde, ülke ve toplum gerçekliğini düşünemeyen, gerekli siyasal-politik yaklaşımdan yoksun bir şekilde akli dengesini kaybetmiştir. Çünkü Rojava ve Bakur’da yaşanan gelişmeler Erdoğan ve AKP’ye deli gömleği giydirmiştir. Akıllara durgunluk veren katliamları gerçekleştirmeler, ülkeyi yangın yerine çevirmeler, Kürdistan’ı bombalayarak ormanları yakmaları aklıselim olmadıklarını göstermektedir.

 Zamanın ruhu değişmiştir. Dönemin koşullarını doğru tahlil eden ve ona göre çözüm üretecek politik yaklaşımları geliştiren taraflar kazanacaktır.  Bugünkü Kürtler eski Kürtler değildir. Önder APO ‘nun felsefesi ışığından kendini gerçekleştirmiş, tarih yaratan bir halk gerçekliği oluşmuş bulunmaktadır. Devrime yürüyen Özgür Kürtlük kendi kaderini kendisi tayin etmektedir. Bu gerçeklik Lozan’ı tarihin çöp sepetine atmıştır. Demokratik özerklik temelinde kendini yeniden inşa eden Kürt gerçekliği karşısında Erdoğan ve AKP’nin inkâr-imha siyaseti kaybetmeye mahkûmdur. Kürtler kendisine yönelik egemenlerin geliştirdiği saldırılar karşısında her koşulda kendi öz savunmasını ve özyönetimini kurarak, verdikleri direniş hamlesini derinleştirecektir. Şimdiye kadar elde ettiği kazanımlar için gösterdiği çabanın, fedakârlığın daha fazlasını gösterecektir. Kazanan özgür Önderlikle özgür Kürdistan olacaktır. Yoksa akıldan, sağduyudan yoksun Erdoğan–AKP’den bir şey beklenmemelidir. Bu siyasetin Erdoğan ve AKP’yi kurtarmayacağı ve kötü bir sona götüreceği başka bir gerçeklik olmaktadır.

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.