ANADOLU VE BAKUR-KÜRDİSTAN’DA HES YAPIMLARI, BARAJ İNŞAATLARI YOLUYLA YAPILANLAR; DOĞA KATLİAMI, TOPLUM KIRIMI VE TARİH YIKIMIDIR.

15 Eylül 2015 Salı

Tüm kültürel yapılar, tarihi eserler, arkeolojik kalıntı ve buluntular, kendi zamanı-mekânı içinde kimlik, değer ve anlam kazanır. Üstelik bunlar bilgi edinme, birikim sağlama, bilinç sahibi olma kaynaklarıdırlar.


 

 


 




Enes PİR

 

 TC devleti stratejik hedef olarak belirlediği HES ve Baraj yapımlarına proje kapsamında, Anadolu ve Bakur-Kürdistan coğrafyasının tamamını dâhil etmiştir. Belirlenmiş olan bu stratejiler; İdeolojik ve nihai amaçlar ekseninde siyasal, sosyal, ekonomik, ekolojik, kültürel, tarihsel, askeri ve güvenlik odaklı hedefler içermektedir.

 Bu doğrultuda geliştirilen politik-projelerle; Türk-Sünni-İslam Ulus-devletinin Anadolu ve Bakur-Kürdistan’da benimsenip içselleşerek, egemen hale gelmesi amaçlanmaktadır. Kurgulanmış olan siyasi-homojen Türklüğün; tek millet, tek devlet, tek vatan, tek bayrak, tek dil, tek din, tek kimlik, tek kültür vs. şeklinde yaşamsallaşmasıdır. Bu ideolojik politik yapılanmalara ve argümanlara karşı çıkan, dâhil olmayan, aykırı davranan, farklı dil, kimlik ve kültürleri dile getiren, her-kim olursa olsun düşmandır. Vatana, millete ve devlete karşı ihanet içindedir. İbret-i âlem için hızla ve şiddetle cezalandırılmalıdır. Böylece sorgusuz-sualsiz, nedensiz-niçinsiz, devlet-millet birlikteliği vücut bularak, ebedileşecek. Doğa, toplum, emek, kültür, tarih sömürüsü ve talanı derinleşecek. İktidar-sermaye tekellerinin egemenliği, hükümranlığı hayat bulacak.

 Bunların toplamının siyasal-yasal anlamda devlet diliyle, ilk formüle edilmiş argümanı; ”Türkiye devletine, anayasal vatandaşlıkla bağlı olan her kes Türk’tür.” ”Türkiye’nin bütünlüğü, milletin birliği ve devletin bekası için…” her yol mubahtır vb. denilerek, anayasal güvence altına alınmış. Bu söylevler bilinç ve bilinç altılara işlenerek, yargı ve önyargılara dönüştürülmüş. Tüm siyasi partiler ile resmi, tüzel kurum ve kuruluşların tartışılmaz-değişmez temel ilkesi, yasası haline getirilmiştir. Bu amaç ve hedeflere yönelik fikir beyan edip, tartışmaya açmak bile, başlı başına “milletin varlığına, devletin bekasına” dönük, en büyük suç işlemek demektir. Bunu ancak “dış düşmanlar ve iç mihraklar” yaparlar. Onlarda vatan hainleridir. Görüldüğü yer ve zaman da duyulduğu mekân ve koşul da bir daha dirilmemek üzere, başları hemen ezilmelidir…

 İkinci argümanın politik-ekonomik formülasyonu ise; “kendi enerjimizi kendimiz üreterek, Türkiye’yi dışa bağımlılıktan kurtaracağız.” “Enerji ihraç eden ülke olacağız.” “Dış ülkelere enerji satarak kalkınacağız.” vb. kulağa hoş gelen söylevlerle amaçlar-hedefler gizlenerek, topluluklar aldatılmaktadır. Bakur-Kürdistanı ve Anadolu kırsalını insandan boşaltıp, kültürel asimilasyondan (Beyaz katliamdan) geçirerek, halkları hakikatlerine yabancılaştırıp, Türk-ulus-devletine biat eder hale getirmeyi amaçlamaktadırlar.

 Bu stratejilerin başında Kürdistan’a dönük olanlar ön- belirleyicidir. Çünkü Kürdistan ve Kürt Halkı ne klasik sömürge ne de yeni sömürge statüsündedir. Uluslararası Kapitalist-Emperyalist güçlerin eliyle, onayıyla parçalanarak, uluslararası sömürge haline getirilmiştir. Statüsüz bırakılarak Türk, Arap, Fars Ulus-Devletlerinin sömürüsüne, ilhakına sunulmuştur. Özellikle Bakur-Kürdistan’ı ve halkı, Türk-Sünni-İslam Ulus-devletince inkâr ve imhaya tabi tutulup, soykırım uygulanarak, beyaz katliam (kültürel asimilasyon) sürecine alınmıştır. Paralel politikalarla Anadolu halkları da çok yönlü asimilasyona tabi tutulmuştur. 30’dan fazla farklı kimlik, etnik ve kültürel yapılar ile 20’yi aşkın din, inanç ve mezhebin Türkleştirilip, Sünni-İslam (İktidar-İslam’ı) yapılması uğruna çalışmalar yürütülmüştür. Bu amaçlar doğrultusunda çeşitli stratejik hedefler belirlenmiş. Uygun politikalar ekseninde planlama ve taktikler geliştirilmiştir. Projeler oluşturularak, adım adım pratikleştirmeye geçilmiştir.

 Bu çerçevede oluşturulan HES ve Baraj yapım projeleri, önemli siyasal yaklaşımları içermektedir. İdeolojik-stratejik amaçlar doğrultusunda belirlenmiş, çok içerikli politik hedefleri kapsamaktadır. TC devletinin nihai amaçlarına hizmet ederek, Anadolu ve özelliklede Kürdistan’da çok yönlü politikalara, uygulamalara zemin ve neden olmuş ve olmaktadır. Şöyle ki;

 1- HES ve Baraj inşaatları için onlarca ilçe, belde ve binlerce köy, mezra gibi yerleşim alanlarıyla birlikte, milyonlarca hektarlık tarım ve ziraat alanlarıyla ormanlıklar, meralar, bağ ve bahçeler kamulaştırılmaktadır. Zengin bitki örtüsüyle kaplı vadi, kıyı ve yaylalar istimlak edilmiş-edilmektedir. Böylece kırsaldaki yoğun nüfus azaltılarak, kentlere göç-akışını sağlamada “gönüllü” zorunluluk ve çekicilik oluşturularak kimi stratejik alanları, bölgeleri insansızlaştırmayı geliştirmektedirler. Onbeşbin yıllık kır-köy coğrafyasını, yaşanmaz kılmaktadırlar.

 2- Bitki örtüsü, hayvan popülasyonu, hidrolik akışı, iklim kuşağı, yağış miktarı ve zamanı değişen coğrafya bir bütün olarak ekolojik dengeyi kendi döngüsünden çıkarmaktadır. Mevsimler arası uyum değişmektedir. Bir yandan kuraklık, çölleşme oluşurken, diğer yandan mevsim dışı aşırı yağmurlar sellere, yıkımlara, erozyonlara neden olmaktadır. Yüksek miktarlardaki kar yağışları da çığ olaylarına, toprak kaymalarına sebebiyet vermektedir. Neticede doğa kendi diyalektiğini işletemez olunca, ardı ardına gelen felaketlerle adeta intikam almaya yönelmektedir.

 3-Devlet-sermaye tekellerince, Kent ve Metropollerde bilinçsiz, örgütsüz nüfus yoğunluğu artıkça, kırsala göre denetim, yönlendirme daha kolay olmaktadır. Çok yönlü asimilasyon politikaları, pratik uygulamalara hız kazandırmaktadır. Beyaz katliam süreci derinleştirilerek sürdürülebilmektedir.

 4- Kent ve Metropol merkezlerindeki aşırı nüfus birikimi işsizler ordusunu oluşturmaktadır. Ucuz iş gücü potansiyelini meydana getirmektedir. Bilinçli olarak ücretlerin asgari düzeyin bile altına çekilmesini koşullayarak, emeğin sömürüsüne derinlik ve kapsam kazandırmaktadır. Bir yandan emek-sermaye çelişkisi artarken, diğer yandan sosyal-yaşam standartları, en alt seviyeye inmektedir. Toplum işsizliğe, yoksulluğa, açlığa mahkûm edilerek, teslim alınmak istenmektedir.

5-Kentlere savrulan kır-köy nüfusu farklı ekonomik, sosyal, kültürel, geleneksel ve ahlaki yapılarla karşılaşarak, adapte olma sorunları yaşamaktadır. Özellikle kimi genç kadın-erkek kesimi sosyolojik parçalanmayı ve kültürel farklılığı, Kır-Kent çelişkisi temelinde yoğunluklu hissederek, çeşitli düşünsel ve ruhsal bunalımlar içine sürüklenebilmektedir. Adeta kendi sisteminden ve yörüngesinden kopmuş meteor misali, savrulabilmektedir. Kapitalist-modernitenin labirentlerine dalarak, tükenip gitmektedir.

 6- Kır-köy yaşamında kendine yeterliliği ağır basan, kendi üretip kendi tüketen, ortaklaşmayı bilen bir ekonomi mevcut. Eksik de olsa dayanışma, paylaşma ve yardımlaşmayı insani-değer bilen bir yaklaşım ve yapılanma var. Böylesi bir ekonomik ve hayat anlayışından, her şeyin para-kâr-pazar döngüsü ekseninde ve mantalitesinde ele alındığı, bireyciliğin ve bencilliğin esas kılındığı bir ilişkiler ve yaşam ağıyla karşı karşıya kalan kır-köy insanının dünyası alt-üst olmaktadır. Kapitalist-modernitenin dejenerasyon dalgaları karşında çırpınıp-durmaktadır.

 7- Şehir merkezlerinde birikmiş olan bilinçsiz, örgütsüz, eğitimsiz, işsiz, binlerce genç (kadın-erkek) nüfus istihbarat ve güvenlik birimleri elemanlarınca oluşturulan, çeşitli suç şebekeleri içine çekilmektedir. Fuhuş, uyuşturucu, hırsızlık, cinayet, soygun, gasp vb. olaylara teşvik edilip, bulaştırılmaktadır. Toplumsal, tarihsel, kültürel, ahlaki ve geleneksel değerlere yabancılaşmaları sağlanarak, yozlaşmalara sürüklenmektedir. Böylece Kürt Özgürlük Hareketinden etkilenmeleri ve saflara katılımları engellenmektedir. İktidar ve sermaye odaklarınca, Bakur-Kürdistanı ve Anadolu halklarının geleceği karartılarak, ipotek altına alınmaktadır.

 

 8- Bakur-Kürdistan coğrafyasını çeşitli santral ve barajlarla parçalayıp, adacıklara bölerek, sınırsız denetimi ve güçlü kontrolü sağlamaktadır. Böylece Kürdistan Özgürlük Gerillasının manevra alanlarını daraltmayı amaçlamaktadırlar. Bölgeler, eyaletler ve parçalar arası geçişleri engellemektedir. Yazlık ve kışlık üstlenme mekânlarını yok etmektedirler. Doğal kamuflaj olanaklarını ortadan kaldırmaktadırlar. Çeşitli askeri operasyonlarla da imha etmeyi amaçlamaktadırlar.

 9- Kırsal alanları insansızlaştırarak, Özgürlük Gerillasının, Kır-Köy toplumuyla ilişkisini ortadan kaldırmayı istemektedirler. Kır insanı üzerinden kent toplumuyla irtibatını kesmeye çalışmaktadırlar. Çeşitli lojistik imkânlarından ve istihbarı bilgilerden mahrum ederek, eylemsiz kılmak istemektedirler. Gerillanın meşru savunma temelinde geliştirdiği, öz savunma gücünü işlevsiz kılıp, tasfiye etmeye çalışmaktadırlar. Ya da marjinalleştirerek, etkisiz kılmak istemektedirler.

 10- Sonuçta; faunası, florası ve klimatolojisi değişmiş, hidrolik sistemi alt-üst olmuş, çeşitli doğal barınma, korunma ve beslenme kaynakları kurutulmuş, ekolojisi tarumar edilmiş Bakur-Kürdistan coğrafyasın da, Özgürlük Gerillasının yaşam olanaklarını daraltarak tutunmasını, yeni hayatın oluşmasını engellemeyi amaçlamaktadırlar.

 Diğer bir siyasi boyut ise; Bilim dünyasında Anadolu ve Kürdistan “arkeoloji cenneti” olarak bilinir. Özellikle Kürdistan’ın yukarı Mezopotamya’yı da içeren, Toros-Zağros dağ kavisi, bereketli hilal (altın hilal) diye tanımlanır. Paleolitik ve Mezolitik dönemlerin en gelişkin evreleriyle Neolitik devrimin gerçekleştiği birçok ilklerin, keşiflerin, icatların, yaşandığı alandır. İnsanlık tarihine ışık tutacak, değiştirecek, yeniden yazımını sağlayacak derecede önemlidir. Paleolitik, mezolotik, neolitik ve uygarlık süreçlerine ait mağaralar, köyler, kentler, Tümülüsler, kaya mezarları, kutsal mekânlar, merkezi yerler vb. arkeolojik kalıntı ve höyüklerle doludur. Binlercesi kazılmayı, araştırmayı beklerken, çok azı açığa çıkarılmıştır. Onlar da HES’lere ve Barajlara kurban edilerek, sulara gömülmüş ve gömülmeyi beklemektedir. Sadece GAP bünyesinde Dicle nehri boyunca, 170 km’lik uzunluğa sahip Ilısu Barajıyla Hidroelektrik santralı inşaat sahasında, 300’ den fazla arkeolojik merkez ve höyük bulunmuştur. Hasankeyf alanı Paleolitik-Mezolitik dönemlere ait mağara devrinin, adeta başkenti konumundadır. İlçe merkeziyle birlikte, 5000 mağara, 200 köy ve mezra sulara gömülürken, 78.000 insan da göç etmek zorunda kalacaktır. Aleni olarak, dünya insanlık mirası imha edilmektedir.

 Tüm kültürel yapılar, tarihi eserler, arkeolojik kalıntı ve buluntular, kendi zamanı-mekânı içinde kimlik, değer ve anlam kazanır. Üstelik bunlar bilgi edinme, birikim sağlama, bilinç sahibi olma kaynaklarıdırlar. Gerçekleşen uygulamalarla somut-maddi kültür mirasları sular altında kalırken, göçlerle de soyut-manevi kültürel miras yok olmaktadır.

 Türk-Sünni-İslam Ulus-Devleti; faşist ve ırkçı emelleri uğruna, Bakur-Kürdistan ve Anadolu halklarının kültürel-tarihini yok ederek, hafızasız bırakmak istemektedir. Toplum ve bireyler köksüz ve belleksiz kılınarak, günü ve geleceği karartılmaktadır. Çünkü tarihi olmayanların yarınları da olmaz. Bunu çok iyi bilen devlet ve iktidar odaklarıyla sermaye tekelleri, bilinçli ve planlı olarak HES ve baraj yapımlarında ısrarlı olmaktadır. Böylece kökü olmayanı kurgulamak, devşirmek, yönetmek ve yönlendirmek mümkündür. İliklerine dek sömürmek olanaklıdır. Devlet ve iktidar odaklarına kölece bağımlı kılmak, sadık tebaalar haline getirmek imkân dâhilindedir. Kapitalist-modernitenin dipsiz kuyularına yuvarlamak kolay olmaktadır.

 Bu hedefler için, 1935 yılında Atatürk’ün emriyle kurulan, Elektrik İşleri Etüt İdaresi, “Keban Projesi” ile çalışmalara başlamıştır. Çeşitli aşamalardan sonra, 1954 yılında DSİ (Devlet Su İşleri) kurulur. Anadolu ve Bakur-Kürdistan’ını 26 su havzasına ayırarak, proje faaliyetlerine yoğunluk kazandırırlar. 1961-l970 yılları arasında projelendirilen Dicle ve Fırat nehirleri üzerinde; 9 İl’i (Gaziantep, Kilis, Adıyaman, Urfa, Diyarbakır, Batman, Mardin, Siirt, Şırnak) kapsayan GAP (Güneydoğu Anadolu Projesi) geliştirilir. Bu proje 19 HES ve 25 Baraj yapımını içermektedir. Bakur-Kürdistanı toplamında ise; 54 büyük baraj, 20 HES, 8 Termik santral inşa edilmiş ve edilmektedir.

 Fakat GAP gerçekliği ters-yüz edilerek topluma olumlu lanse edilmektedir. Kuruluşu ve amacı hükümet kararnamesiyle çarpıtılarak; “İnsan odaklı bir kalkınma projesi olduğu” ve “GAP kapsamına giren yörelerin süratle kalkındırılması, yatırımların gerçekleştirilmesi için; plan, altyapı, ruhsat, konut, sanayi, maden, tarım, enerji, ulaştırma ve diğer hizmetleri yapmak veya yaptırmak, yöre halkının eğitim düzeyini yükseltmek vb.” olduğu, her fırsatta ve zeminde yetkililerce dile getirilir.  TC. Cumhurbaşkanlarından S. Demirel, ”Ben 50 senedir bu projeyle meşgulüm demiştir. Başka ömrüm olsa gene buraya verirdim” diyerek, devlet-iktidar-sermaye açısından nasıl hayati önemde bir proje olduğunu açıkça ortaya koymuştur.

 Sayıları şimdiden bini aşan baraj ve çeşitli santral inşaatları sürecinde yapılan doğa tahribatlarının hesabı dahi bilinmemektedir. Sadece yüzlerce kilometrelik yol açımları için kesilen ağaçların, kullanılan patlayıcıların, çalıştırılan kırıcıların, çevreye yayılan kimyasalların ve envai çeşit inşaat artıklarının yapacağı olumsuz etkiler dahi, ekolojik dengeyi bozmaya yeterlidir. Kaldı ki HES’lerin ve Barajların kapladığı devasa alanlar ve yaratacağı yıkımlar, doğru temelde ve ekolojik bir bilinçle ele alınıp hesaplanabilirse, ortaya bir cehennem ve ölüm projesi çıkacaktır. Aslında HES ve Baraj yapımlarını doğru tanımlayıp, adlandırmak gerekir. Bunlara; “Cehennem vadileri, doğa ve toplum mezarlıkları” demek yerinde olacaktır.

 Bu arada şunu özellikle vurgulamak gerekir. Tüm bu amansız yıkımlar karşısında, kendilerini her fırsatta doğa dostu, doğa koruyucusu ilan edenler sus-pus olmuşlardır. TEMA, ÇEKÜL, ÇEKÜD, ÇEVKO, Doğal Hayatı Koruma Derneği ile uluslararası kuruluşlardan olan Greenpeace ve Robin Wood vb. gibi, kendilerine sivil toplum örgütleri diyen nice yapılanmalar sessiz kalıp, iktidar ve sermaye tekellerinin karşısına çıkamamışlardır. Çünkü finans dayanakları, beslenme kaynakları devlet ve tekellerdir. Özellikle Bakur-Kürdistanı söz konusu olunca, efendilerinin yaptıkları talana, yıkıma, kırıma ve katliama söyleyecekleri sözleri, geliştirecekleri tavırları, örgütleyecekleri eylemleri, yürütecekleri diplomatik faaliyetleri olamaz. Çünkü varlıkları, varoluşları tehlikeye girecektir. Onlar için toplum ve doğanın önemi, iktidar ve sermayenin çıkarlarından daha değerli olamaz. Üstelik iktidar ve sermaye tekellerinin Anadolu ve Bakur-Kürdistanına dönük uygulamaları karşısında bu örgütlerin gerçeklikleri, doğruları ve samimiyetleri çarpıcı biçimde gözler önüne serilmektedir. ”Yalancının mumu yatsıya dek yanar” sözündeki halk deyişi gibi; koca-koca yalanları tuz-buz olup, tüm gizli-çıkar maskeleri düşerek, gerçek yüzleri açığa çıkmış oluyor.

 Önemle belirtilmesi gereken diğer bir husus ise; TC devleti ve sermaye tekelleri, HES ve Baraj inşaatlarıyla projelerini, 2002 tarihi itibariyle, AKP hükümeti ve Erdoğan liderliğinde tam gaz ileri komutuyla yapımları sürdürülmektedir. Çeşitli enerji santralleri ve barajlar için, Erdoğan ve tayfası, her yerde ve zamanda, bu enerji politikalarını ve inşaatları, öve öve bitirememektedir. Adeta toplumla alay edercesine, bu coğrafyanın her karışını kurgulanmış homojen Türk-Sünni-İslam-Ulus-devlet faşizmi emelleriyle yeşil sermaye çıkarına zehirletmekten mutluluk duymaktadır. Halbuki bu projelerde kullanılan teknoloji ve kimyevi maddelerin ekolojik yıkımları, toplumsal zararları, biyolojik tahribatları dünya ölçeğinde görülüp tespit edilmiştir. Yapımları ve üretimleri durdurulup çöplüğe atılmıştır. Fakat bunların Türk-Sünni-İslam-Ulus devleti ve AKP hükümetince ısrarla ve inatla inşaatları sürdürülmektedir. Açık ve net olarak, Anadolu ve Bakur-Kürdistan’da HES yapımları, Baraj inşaatları yoluyla yapılanlar; doğa katliamı, toplum kırımı ve tarih yıkımıdır.

 Özellikle TC’nin kuruluşuna kadar, eksik ve yetersizliklerle birlikte, Anadolu ve Bakur-Kürdistan coğrafyası farklı etnik kimliklerin, zengin dil ve kültürlerin, değişik inanç, din ve mezheplerin, çeşitli gelenek ve sosyal yapıların yatağı olmuştur. Felsefenin, estetiğin, bilimin, tekniğin, sanatın, mimarinin, mitolojinin, edebiyatın, müziğin ve bunların toplamı olan evrensel-hakikatin, toplumsal-özün mekânı olmuştur. Çünkü insan evrenle, doğayla, toplumla simbiyotik ilişki içinde en akışkan-enerjik halini ve özne-nesne oluşumunu bu topraklarda gerçekleştirmiştir. Birlikte yaratmış, üretmiş, paylaşmıştır. Kendini burada bulmuştur. Zamanı, mekânı ve hayatı anlamlı kılmıştır. Barış, kardeşlik ve dostluk içinde kendi cennetini kurup, yaşamıştır. Bulunduğumuz zamanda ise; tüm bu doğa güzellikleri, toplumsal zenginlikler ve insani değerler pervasızca imha edilmektedir. Uluslararası güç ve sermaye tekellerinin siyasi desteği, finans katkılarıyla TC devleti ham rüyalar peşinde koşmaktadır. Yeşil sermaye ise; talan çılgınlığı içinde sömürü hırsı ve açgözlülüğüyle sınır tanımamaktadır. Sonuçta Anadolu ve Bakur-Kürdistan toprakları Kapitalist-moderniteye peşkeş çekilirken, doğasıyla toplumuyla kültürel ve tarihsel değerleriyle kurban edilmektedir.

 Elektrik üreten santraller ile barajlar, Anadolu ve Kürdistan’ın her bölgesini, yöresini kaplamıştır. Çeşitli türlerdeki santrallerin toplamı; 109 adettir. Bunlardan 3’ü Nükleer santraldır. 30’u ise, farklı nevilerde Termik Santrallerdir. Katı (kömür), sıvı ve gaz yakıtla çalışarak elektrik üretmektedir. HES’ler ise, 76 âdeti aşmış olup, bir o kadarı da proje ve inşaat aşamasındadır.

 Barajlar ise; büyük ve küçük göletler olarak, 1000 sayısını çoktan geride bırakmıştır. Karadeniz’ de 52, İç Anadolu’da 77, Marmara’da 50, Ege’de 48, Akdeniz’de 50, Kürdistan’da 54 olmak üzere toplam 331 yerde büyük baraj inşa edilmiştir. Ve yüzlercesi de inşa edilmektedir. Geçmişte bunların yapımını durdurmaya yönelik, ülke içi ve dışı tüm toplumsal ve kurumsal tepki, eylem ve girişimlerin büyük bir çoğunluğu, sonuçsuz kaldı. Kimi santraller hakkında Danıştay ile bölge ve yerel mahkemeler, yürütmeyi durdurma kararı verdiler. Mahkeme-karar tebliğlerine rağmen, polis-jandarma birimleri süratle devreye konularak, şiddet ve zora dayalı yasa dışı olarak inşaat çalışmaları devam ettirildi. Yüzlerce örnekten bir kaçı olan Ilısu barajı ve HES inşaatlarıyla Ak kuyu Nükleer Santral yapımı, yöre halkının itiraz ve tepkilerine, Mahkemenin durdurma kararlarına rağmen, çalışmalarına devam etmektedir. Ak kuyu şimdiden, Karakuyu’ya dönmeye başlamıştır. Ne anayasa, ne yasalar ne de mahkemeler bu kanun dışı uygulamaları durdurabildi. Toplumsal tepki ve etkinlikler ise; Anadolu ve Kürdistan’ın tamamını kapsayacak şekilde kentler, kasabalar ve köyler polisin, jandarmanın fiziki şiddetiyle karşılaşıp, gaz bombalarıyla nefes alır-verir oldular. ’’Nuh deyip, peygamber demeyen’’ cinsten bir ısrarla vurdum-duymazlık sergilendi. Kara vicdansızlık ve insafsızlık 3 maymunları oynarcasına sürdürüldü. Ne uğruna; kurgulanmış Türk-Sünni-İslam ulus-devletin anti-demokratik, anti-özgürlükçü, evrensel-hukuk dışı kurumsallaşmış faşist- iktidarın amaçlarıyla, uluslararası-tekeller ile yeşil sermayenin her gün daha çok kâr etmesi, palazlanması uğruna…

 Ayrıca enerji yatırımı için söylenenlerin tümü bir aldatmacadan ibarettir. Toprağın, suyun ve havanın süratle zehirlendiği bir süreç başlamış demektir. Hâlbuki toprak, su, hava, bitki örtüsü, ormanlar, çalılar, otlaklar, vadiler, dağlar vb. yöre halkının (köy, belde, ilçe ve kent toplumunun), kollektif-komünal değeridir. Ortak kullanım yerleri ve yaşam alanlarıdır. Ancak çeşitli santrallerin, barajların yapıldığı yerler ise; adım-adım hayatın tüketildiği, gün be gün yaşamın öldürüldüğü bölgelerdir. Canlıların varoluş kaynaklarının kurutulduğu, yaşam damarlarının kesildiği, nefes-alma koşullarının dahi kalmadığı alanlardır.

 Hâlbuki bu coğrafyalar tarıma, ziraata, bağa, bahçeye, hayvancılığa, ormancılığa, balıkçılığa, arıcılığa vb. toprak ve su işlerine yatkındır. İnsanı; binlerce yıllık toplumsal birikimin, geleneğin ve emeğin ustasıdır. Hem bu coğrafyayı yaşatacak hem canlıları besleyecek hem de insanını ve kendini doyuracaktır. Bu da bireyin ve toplumun, toprakla, doğayla uyumu ve simbiyotik ilişkisidir. Toplumsal-doğanın özgür- işleyiş kuralıdır. İnsanın kutsalıdır. Buna dokunuldu mu yörüngesinden kopmuş, metaor taşı misali, savrulup gider. Dur-durak bilmeden, parçalanıp un-ufak olana dek, pusulasız yol alır…

 Yapılan yanlışlıklar Türkiye’yi labirentlere sürüklemektedir. Bonkörce Güneşi olan, rüzgârları dinmeyen, yığınla bitki çöpleri ve biyo atıkları olan bir ülkede enerji sorunu olmaz, olamaz. Dünya ölçeğinde miadı dolmuş, çeşitli termik santraller ile HES’lerin ve barajların peşinde koşmak ise ya gözü dönmüş bir iktidar sarhoşunun ya ayağı yere basmayan bir aklın ya da deli-divane birinin işi olabilir ancak.

 Yeraltı, fosil kökenli (kömür, gaz, sıvı) kaynaklarla yerüstü hidrolik sisteme dayalı kaynaklara yönelip enerji elde etmek, EKO sisteme ve toplumsal yapılara en büyük zararı vermektedir. Hem doğa yaşamı ve döngüsü hem de toplumsal hayat ve akışı alt-üst olmaktadır. Doğa ve toplum arasındaki optimal denge, sürptimal hale dönüşmektedir. Onarılması imkânsız tahribatlara yol açmaktadır. Hâlbuki ucuz ve yenilenebilir alternatif enerji kaynakları oluşturulabilir. Özellikle Anadolu ve Bakur-Kürdistan coğrafyası dönüştürülebilir, yenilenebilir enerji kaynaklarına sahiptir. Doğası, enerji kaynakları yönünden oldukça zengindir. Bu kaynaklar değerlendirildiğinde hem yeterince enerji elde edilecek hem de ekonomik maliyet ve harcamalar asgariye çekilebilecek. En önemlisi de doğa ve toplum zarar görmeyeceği gibi, dengelerde bozulmayacaktır. Böylece tarihsel-toplumsal ortak kullanım değerleri korunmuş olacak. Toprak, su ve diğer doğa ürünleri topluma aittir. Ve yüzbinlerce yıl onlara zarar vermeden, döngülerini bozmadan ihtiyaçları kadarınca yararlanmışlardır. Toplumların kullanımına ait olanlar, bu gün iktidar ve sermaye tekellerince gasp edilip, kâr amaçlı talan edilmektedir. Hâlbuki toprak, su ve bunlardan elde edilecek enerji topluma aittir. Hayat ortak değerler etrafında kuruldukça, anlam bulur. Önder APO’nun belirttiği gibi; ”toprağımızı, suyumuzu, enerjimizi komünleştirelim.” Yaşamı örgütlü, kollektif, komünal kıldıkça hayat anlamlı olacak, değerlerde korunabilecektir. Bu temelde toplum kendine yeterli alternatif enerjiyi sağlayabilir. Köy-mezra, mahalle-semt, belde-mıntıka vb. yerel-örgütlenme sisteminin güç birliğiyle kullanabileceği enerjiyi üretebilir. Hatta her ev kollektif ve komünalite içerisinde kendi harcayacağı miktarda enerjisini örgütleyip sağlayabilir. Bu doğrultuda doğaya zarar vermeyen, toplum yaşamını dağıtmayan aynı zaman da tükenmeyen kaynaklara yönelinmelidir.

1-  Güneş enerjisi (çeşitli panellerle ısınma, ısıtma ve elektrik elde etme yoluyla)

2-  Rüzgâr enerjisi (Rüzgârgülleriyle elektrik elde etme)

3-  Jeo termal enerjisi (Doğal yeraltı sıcak su kaynakları ısınma, ısıtma, elektrik vb. alanlarda)

4-  Küçük HES’ler. (En fazla; 1 ile 3 MW gücünde olmak şartıyla. Köy, mezra, mahalle, semt, mıntıka vb. yetecek kadar)

5-  Çeşitli atık ve artıklardan enerji elde etme (Bitki artıkları, biyo atıklar vb.)

 Bu kaynak çeşitleri aynı paralellikte zenginleştirilebilir.

 Özellikle çağımız itibariyle realist ve rasyonel olmayan, homojen Türk-Sünni-İslam ulus-devlet stratejisi ve faşizm emellerinden hızla uzaklaşarak geliştirilmelidir. Farklı kimlikleri, kültürleri zenginlik görerek yapılmalıdır. Demokrasi ve özgürlüklere açık olarak pratikleştirilmelidir. Evrensel hukukun üstünlüğü ile insan haklarına saygıyı esas-alan bir yapılanmayı önüne hedef bellemiş bir Türkiye, ancak birlik ve bütünlüğünü koruyarak kalkınabilir. Aksi halde kendini tekrar etmekten ve çöküşe doğru gidişattan kurtulamaz. Yoksa üretilen bu yandaş sermaye ye, sömürü ve hırsızlık peşkeş çekilirken aynı zamanda talanlar ve soygunlar da teşvik edilmektedir. Doğa ve toplumun maddi-manevi değer ve birikiminin kapıları, adeta “kırk-haremilere” açılmaktadır. Ülkenin dağı, taşı, toprağı, ormanı, deresi, ırmağı, gölü, denizi, enerji kaynakları, yolları, insanları ve onların alın teri ve göz nurları, fütursuzca yeşil sermayeye sunulmaktadır. Bunun için her yol ve yöntem acımasızca uygulanmaktadır. Tüm bunlar ters yüz edilerek, akla hayale gelmeyecek yalanlarla topluma anlatılmaktadır. Büyük bir bölümü yalakalaşmış olan basın kuruluşları eliyle diliyle süslendirilip, betimlenerek halka aktarılmaktadır. Toplum amansız bir kandırma ve yönlendirme bombardımanı altındadır. Üstelik yalan ve yanlışlar, doğru ve güzellikler olarak servis edilmektedir. Cehenneme döndürülen ülke, sanki cennete çevrilmiş gibi gösterilip sunulmaktadır. Başta Erdoğan olmak üzere, bu şürekânın bir benzerini, ne insanlık görmüş ne de duymuştur. Binlerce yıllık toplumlar tarihin de böylesi çok yönlü bir facia yaşanmamıştır. Tarih boyu hiç bir halkın ve toplumun başına, böyle bir ucube vaka ve cebr gelmemiştir. Firavunlara, Nemrutlara, Dehaklara Tiranlara, Çarlara, Monarklara ve Despotlara rahmet okutacak cinstendir.

 Her şeyden evvel bu cehennemi gidişata azim ve kararlılık içinde “DUR” demekle işe başlamak lazım. Bu temelde Demokratik, Ekolojik ve Kadın Özgürlükçü, komünal-toplum paradigması, yüzbinlerce yıllık tarihsel-toplumsal birikim ve direniş geleneği mirasıyla çözüm hazinesidir. Bu meşalenin yol göstericiliğinde belirlenecek strateji ve hedefler doğrultusunda siyasal, örgütsel, eğitsel, eylemsel etkinliklerle birlikte, diplomasi faaliyetlerini, paralellik içinde yürütmek gerekir. Bunun için;

1- Çeşitli dernekler, kurumlar, kuruluşlar, insiyatifler, birimler, komiteler, konferanslar, kongreler, meclisler, konseyler, federal birlikler, konfederal yapılar vb. şekillerde sivil toplum olarak örgütlenmek.

 2- Özgünlükler ve yerellikler doğrultusunda topluluklara, gruplara ve kesimlere dönük uygun ortak politikalar belirlemek. Geniş ve etkili bir örgütleme için, sağlıklı ve kapsayıcı siyasi yaklaşımlar içinde olmak.

 3- Çeşitli ortaklaşmalar ile dayanışma, yardımlaşma ve ittifaklar oluşturmak. İç ve dış kamuoyunu harekete geçirmek. Bunun için çok yönlü diplomasi faaliyetleri yürütmek.

 4- Konu bağlamında çeşitli konferans, panel, seminer, form vb. toplantı ve çalışmalarla birey ve toplulukları doğru bilgilendirilerek tartışma ve kararlaşmalarda ortaklaşmayı esas almak.

 5- Akademik çevreleri, aydın ve entellektüel kesimi, sanat dünyasını, politik yapıları, siyasi partileri duyarlı ve etkin kılmak. Zengin materyallerin açığa çıkmasını sağlamak için çalışma yürütmek.

 6- Kitap, dergi, bröşür, afiş, bildiri, el ilanı, film, belgesel, CD, tiyatro, skeç, şiir, müzik, edebiyat vb. yollarla tanıtım ve anlatım faaliyetlerine önem vermek.

 7- Amaç ve hedeflerin halklara, topluluklara, gruplara ve yapılanmalara dönük iknaya dayalı, doğru zamanda ve uygun yerde sağlıklı bilgilendirmelerle birlikte, propaganda çalışması yapmak.

 8- Halkları, toplulukları, grupları ve bireyleri çeşitli basın-yayın araçları ve zengin eğitim yöntemleriyle bilgilendirip bilinçlendirerek, eğitip örgütlemek.

 9- Coğrafik olarak alanın florası, faunası ve hidrolik sistemiyle birlikte Jeolojik, klimatolojik, arkeolojik, tarihi ve mevcut yerleşim yerlerine ilişkin kültürel, ekonomik, sosyolojik, demografik araştırmalar yapmak.

 10- Çeşitli araştırma sonuçlarını uzman raporlarıyla beraber, harita, resim, sergi, belgesel-CD, film, kitap, dergi, broşür vb. çeşitli somut ve sanal verilerle birlikte ele almak. Yazınsal, duyumsal ve görsel olarak, geniş bir külliyat oluşturmak gerekir.

 11- Çok yönlü çalışmalar sonucu ulaşılan ve oluşturulan bilgilerin, belgelerin ve ürünlerin, zengin araç-gereçler kullanılarak topluma aktarılmasını, kurum ve kuruluşlara sunulmasını sağlamak.

 12- Konu bağlamında geniş bir planlama çerçevesinde zamana yayılmış ama süreklilik içinde doğa turları, tarihi geziler vb. düzenlemek. Anlatım ve tanıtımları yerinde yaparak daha etkileyici ve katılımcı olmak önemlidir.

 13- Yasallığı reddetmemekle birlikte, mutlaka tarihsel-toplumsal meşruluğu esas almak.

 14- Doğru stratejiler ekseninde, değişken-politik yöntemler ve hedefler oluşturmak. Kısa, orta ve uzun vadeli planlamalarla çok yönlü, hareketli, yaratıcı ve zengin eylemsellikler geliştirmek.

 15- Toplulukları harekete geçirip eylemsel kılmak için çeşitli basın-yayın kuruluşlarını, farklı araç-gereçleri harekete geçirmek.

 16- Meşru savunma hakkı ekseninde öz savunma olarak çeşitli protesto yürüyüşleri, çok yönlü itaatsizlik eylemleri, toplumsal olarak el koyma yöntemleri ve etkinlikleri oluşturmak.

 17- Doğa ve toplum zararına olan HES ve barajlara ilişkin proje çalışmalarına, inşaat yapımlarına ve işletme tesislerine sessiz kalmamak. Çeşitli araç-gereçlerle toplumsal olarak fiili müdahalelerde bulunmak gerekir.

 18- Manevra kabiliyeti yüksek, zengin taktikler uygulayarak yer, mekân ve alan tutma inisiyatifleri geliştirmek. Gerektiğinde tereddütte mahal vermeden yollara, vadilere, inşaat sahalarına barikat kurup, hendek kazarak, mevzilenmekten çekinmemek gerekir.

 19- HES ve BARAJ sahasındaki kuru mekânları hızla yeşillendirip ağaçlandırmak. Alanda var olan çeşitli doğa kaynakları, özleri ve doğallıkları korunarak toplumsal yarar için, ekolojik-pratik tesisler kurup ilgi odağı ve kamu yerleri haline getirerek inşaatları engellemek.

 20- HES ve Baraj sahalarını kendi geçmişi ve özgünlüğü içinde kültürel-değer bağlamında ele almak. Buraları mesire, piknik, kamp, festival, şölen, panayır ve çeşitli sportif faaliyet alanlarına dönüştürmek gerekir. Tarihsel ve geleneksel değerler ölçeğinde kutsal mekânlara çevirerek, toplumsal kutlama-bayram yerleri haline getirmek. Böylece hem toplumun ortak değeri, hem de kollektif-komünal kullanım alanı haline dönüştürmek. Sonuçta bu tarz proje ve etkinliklerle geniş toplum kesimlerini duyarlı kılarak, sahiplenilmesini sağlamak önemli olmaktadır.

 Sonuçta esas olan ise; belirlenen ve belirtilenleri hayata geçirmektir. Ekolojik ve toplumsal bakış açısı ve bilinciyle hareket edip, tarihsel ve toplumsal değerleri, doğayla birlikte varoluşumuzun gerekçesi bellemektir.

 

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.