TOPLUMSAL SORUNLAR - 1

01 Mart 2018 Perşembe

Tarih, 1975'ler direnmesi temelinde Kürdistan'da yeni bir anlam kazanmıştır. Bir halkın tüm ulusal değerlerinin katliamdan geçirildiği ve ...









Abdullah ÖCALAN

"Sömürge Kürdistan" kavramının beynimde ve yüreğimde yol açtığı titreme ve ardından baygınlık geçirmem ilk ve son olaydı. Gerçekten tuhaf karşılamıştım, ancak bu kavramın neden bu denli etkili olduğunu sonraki gelişmeler gösterecekti. Ama ilk başlarda ki etkilenmeyi izah etmek, bana hala zor gelmektedir.

Kürdistan"ın ve Kürtlüğün ölüm fermanının verildiği ve en koyu biçimiyle yaşandığı dönemde Ankara"da hem de tek başına, kavramsal dirilişe karar vermek bir romana konu olabilecek denli ciddi bir çözümlemeyi gerektirir.

Gün insanımızın hem çok mütevazi, yerinde hem de çok cesaretlice davranma günüdür. Kendi hukukuna hem bilinçle hem iradeyle yaklaşım günüdür. En önemlisi de tarihin o bilinen olumsuzluklarını tersine çevirmeye çalıştığımız bu süreçte, yerini ve rolünü tam belirleme günüdür. Böyle bir şansı elde etmek, böyle bir tarihin alt edildiği, lehimize çevrildiği bir süreci yaşamak kıvanç vericidir. Yüzyılların değil, belki de binyılların özlemi olarak ifade ediliyor.

Gün gerçekten insanımızın kendini bulma, kendini tanımlama, kendini adlandırma, kendini konuşturma, kendini savaştırma ve kazanma günüdür. Ben kendi pratiğimle de gösterdim ki, her gün ancak geçen günü aşacak tarzda ele alınabilecek, hakkı verilebilecek bir gündür, bir dönemdir. İnanılmaz zorluklarla veya hiç olmayan olanaklarla bu işe başladığımızda bundan emindik. O zaman tektik, bugün ise milyonları buluyoruz. Ama yine de ne yapılması gerektiğini bilerek ve onun tutkusu kadar zorluklarını da yaşayarak yürümeyi bileceğiz.

En güzel dil halkla konuşan dildir. En güzel bağ, halkla kurulan bağdır.

Tarih, 1975'ler direnmesi temelinde Kürdistan'da yeni bir anlam kazanmıştır. Bir halkın tüm ulusal değerlerinin katliamdan geçirildiği ve bunun neredeyse tamamlandığı gibi bir hisse kapıldığı anda baş gösteren bu direnme, bu katliamlara böyle bir direnmeyle cevap verme temelinde sürekli gelişme gibi bir özelliğe sahiptir. Bundan sonra Kürdistan'da yazılacak tarih böyle olacaktır. PKK hareketinin çizmek istediği tarihi rota budur. Bu düşünmede, araştırma ve incelemede, devrimci politikanın yaratılmasında ve örgütlenmenin geliştirilmesinde bir direnmedir. Hiçbir küçük-burjuva ukalasının aklından bile geçiremeyeceği kadar zor koşullarda yürütülen bir direnmedir. Bu direnme, artık düşmanın dahi kabul etmek zorunda olduğu, bu anlamda da siyasi ve hukuki yenilgisini itiraf ettiği, başlangıçta hiç de güçlü ordular gerektirmeyen bir direnmedir. Bu, karanlık ve durgunluk içerisinde için için kemirilen bir toplumsal ve ulusal yaşantıdan, çağın bağımsızlık ve özgürlük aydınlığına atılmış bir köprüdür.

Kısaca, ters işleyen bir tarihi rayına oturtmak isteyen, tarihin ters işleyen öğelerini, onun ilerlemiş doğrultusuyla birleştiren bir direnmedir. Ve yıllarca çoğuna anlamsız görünen, hatta halkça ve çağca bile vazgeçilmek istenilen, ama buna rağmen halka da, çağa da kabul ettirilen ve bu anlamda büyüklüğünü katmerleştiren bir direnmedir. Şüphesiz bu noktadan sonra, yalnız direnmenin dönülmez bir noktaya geldiğini söylemekle yetinmeyeceğiz. Bu, çok daha öncesinde gerçekleşen bir husustur. Artık bundan sonrası için rahatlıkla söyleyeceğimiz şey şudur: Kendisine böyle bir direnmeyi temel alan bir parti, böylesine kısa bir sürede de olsa, çağma yakışır bir ulusal kurtuluş hareketinin hazırlayıcısı ve örgütleyicisidir. Bu kesinleşmiştir. Eksiklikleri ve yetersizlikleri ne olursa olsun o önder bu örgüttür.

1.       İktidar ve Devlet Sorunu

Günümüz açısından iktidar ve devlet konusunda yapılabilecek ilk tespit, toplum üstünde ve içinde olağanüstü bir hacim kazanmış olduklarıdır. 16. yüzyıla kadar hükümranlık hem de göz alıcı ve korkutucu biçimiyle daha çok toplumun dışında inşa edilmişti. Çağlar boyunca uygarlık bu yönlü çok çarpıcı biçimlere tanıktır. İktidarın resmi ifadesi olarak devlet, sınır çizgilerini özenle çizmişti. Devlet ile toplum arasındaki fark ne kadar keskin çizilirse o kadar yarar sağlayacağı umuluyordu. Daha toplum içi bir olgu olarak iktidarda bile çizgiler açık seçikti. Erkek karşısında kadının, yaşlılar karşısında gençlerin, aşiret reisi karşısında aşiret üyelerinin, mezhebin ve dinin temsilcisi karşısında mümin cemaatin duruş çizgileri çok net kurallar ve adapla belirlenmişti. Ses tonlarından yürüyüş ve oturuşlarına kadar iktidar otoritesi, yönetme ve yönetilme konusu ayrıntılı kurallara bağlanmıştı. Şüphesiz toplum karşısında daha az olan iktidar ve devletin kendini hissettirmesi açısından otoritelerinin bu biçimde tesis edilmesi anlaşılırdır. Bu kurallar meşruiyet araçları olarak rol oynar, eğitim ve buna göre hizmet sunarlardı.

Avrupa uygarlığındaki iktidar ve devlet otoritelerinde meydana gelen köklü dönüşümün nedeni, iktidarın ve devletin giderek hızlanacak biçimde toplumun tüm gözeneklerine sızma ihtiyacını duymalarıdır. İktidarın genişliğine ve derinliğine yayılmasında rol oynayan iki temel etkenden bahsetmek mümkündür. Birincisi, sömürülen kitlenin büyümesidir. Yönetim büyütülmeden sömürü gerçekleşemezdi. Büyüyen sürünün çok sayıda çobana ihtiyaç duyması gibi devlet bürokrasisinin şişmesi de bu olgunun açık kanıtıdır. Dış savunma gücünü devasa büyütmüş yönetimin içerde toplumu bastırma ihtiyacını da buna eklemek gerekir. Savaşlar her zaman bürokrasi doğurmuştur. Ordunun kendisi en büyük bürokratik örgüttür. İkinci etken, toplumun artan bilinci ve direnmesidir. Avrupa toplumunun gerek sömürüyü derinden yaşamamış olması, gerekse sürekli direnmesi, iktidar-devleti daha hacimli olmaya zorlamıştır. Burjuvazinin aristokrasiye, işçi sınıfının her ikisine karşı mücadelesi, Avrupa"da iktidar ve devletin daha derinleşmiş tarzda inşa edilmesini gerektirmiştir. Burjuvazinin tarihte belki de ilk defa bir orta sınıf olarak devletleşmesi, iktidar ve devletin konumuna büyük değişiklik getirmiştir. Toplumun içinden doğan bir kütlenin devletleşmesi, dolayısıyla artan iktidar olayı kendisini toplum içinde örgütlemek zorunda bırakmıştır.

Daha yakından bakılınca milliyetçilik, cinsiyetçilik, dincilik ve çeşitli bilimciliklerle toplum, iktidar ve devletin içiçeliği geliştirilerek, "Herkes hem iktidar hem toplumdur, hem devlet hem toplumdur" paradigmasına çekilerek, ulus-devletin sürdürülmeye çalışıldığı görülmektedir. Böylece içte sınıf savaşı bastırılıp, dışa karşı savunma pozisyonu hep açık tutularak, burjuva ulus-devletin çözümü bulunmuş varsayılmaktadır. Dünya çapında denenen sorun çözmekten ziyade bastırma yöntemlerinin en belli başlısı bu olmaktadır.

Ulus-devlet, öz itibariyle toplumun devletle, devletin toplumla özdeşleşmesi olarak tanımlanabilir ki, faşizmin tanımı da budur. Doğal olarak ne devlet toplumlaşır ne de toplum devlet olabilir. Ancak topyeküncü (totaliter) ideolojiler böyle bir iddiada bulunabilirler. Bu iddiaların faşist niteliği bilinmektedir. Faşizm, bir devlet biçimi olarak, her zaman burjuva liberalizminin başköşesinde bir yere sahiptir. Bunalım dönemlerinin yönetim biçimidir. Bunalım bünyesel olduğundan, yönetim biçimi de bünyeseldir. Adı ulus-devlet yöne- timidir. Finans-kapital çağının bunalımının zirve yapmasıdır. Günümüzde küresel düzeyde zirve yapan kapitalist tekelin devleti de en gerici zorba döneminde genel olarak faşisttir. Her ne kadar ulus- devletin çöküşünden bahsediliyorsa da, yerine inşa edilenin demokrasi olacağını iddia etmek safdillik olur. Belki de hem makro küresel hem de mikro yerel faşist siyasi oluşumlar gündemdedir. Ortadoğu, Balkanlar, Orta Asya ve Kafkasya"da olup bitenler dikkat çekicidir. Güney Amerika ve Afrika yeni deneyimler arifesindedir. Avrupa re- form yoluyla ulus-devlet faşizminden uzaklaşma peşindedir. Rusya ve Çin"in durumlarının ne olacağı belli değildir. Süper hegemon ABD her devlet biçimiyle alışveriş halindedir.

Açık ki, iktidar ve devlet sorunu en ağırlaşmış dönemlerinden birini daha yaşamaktadır. "Ya demokratik devrim, ya faşizm" ikilemi gündemde olup en can alıcı haliyle önemini korumaktadır. Sistemin tüm bölgesel ve merkezî BM örgütlenmesi işlevsel olamamaktadır. Uygarlığın en küresel döneminde zirve yapan finans-kapital, bunalımı en çok azdıran sermaye kesimi rolündedir. Finans-sermaye tekelinin siyasi-askeri karşılığı, topluma karşı yoğunlaştırılmış savaştır. Dünyanın birçok cephesinde yaşanan gerçeklik budur. Dünya sisteminin yapısal bunalımından hangi siyasi ve ekonomik oluşumların çıkacağı kehanetle değil, entelektüel, siyasi ve ahlaki çalışmaların düzeyiyle belirlenebilir.




 

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.