Kürdistan'da Kent ve Kır Arasındaki İlişki - 2

24 Mart 2018 Cumartesi

Kent olgusunu devlet olgusuyla bu kadar iç içe ele almak ve özellikle kentleşmeyi devletle özdeş kılmak toplumsal gelişim ...









Tarım kültürünün daha doğrusu neolitik sürecin kente yaptığı katkılar olmazsa acaba kent denilen mekân oluşacak mıydı" Ya da kent öncesi tarıma dayalı kırsal yaşam tarzı olmasaydı kent gelişir miydi" Tarihsel süreç içerisinde toplumsal değişimleri ve dönüşümleri incelediğimizde her kentsel yaşam öncesi bir neolitik sürecin yaşandığını görüyoruz. Açığa çıkan bu durum sonrası şöyle bir tanımlama yaparsak yerinde olmaz mı" Kenti doğuran ve tetikleyen gücün tarım kültürüne dayalı artık ürün üzerinden gelişen ve büyüyen birikimdir. Biriken maddi ve manevi kültür üzerinden gelişen toplumsal aklın yarattığı, inşa ettiği mekândır dersek yerinde bir tespit olacaktır. Bu konuda Önderlik şöyle değerlendirme yapmaktadır. "Kent ve ona dayalı uygar topluma geçiş, Verimli Hilal"in binlerce yıllık toplum geleneklerinde biriken maddi ve manevi kültür değerlerinin niteliksel sıçramasıyla gerçekleşti. Mevcut kültürel unsurların Dicle, Fırat, Nil ve Pencab (Beşsu) deltalarında biriken alüvyonlu alanları başta olmak üzere öteki bazı unsurlarla sentezlendiklerinde kentin doğuşu kaçınılmazdır. Bu sentez büyük bir ürün artışı anlamına gelmektedir. Şu hususu da iyi bilmek gerekir ki, aynı alüvyonlu alanlar üzerinden yüz binlerce yıl insan akışları oldu. Ama bunlar hiçbir zaman kendi öz dinamikleriyle kentleşmeyi bir yana bırakalım, klan toplumunu bile yaşatacak yetenekte olamamışlardır. Bu alanlarda kent uygarlığına geçiş için diyalektik bağlantı içinde olacakları gelişmiş bir neolitik toplum şarttır; öncelikli koşuldur."

Önderliğin bu tanımlaması bizlere aslında uygarlık denilen devletli ve sınıflı hiyerarşik kent formundan öncede eşitsizlik, sömürünün, köleliğin, sınıflaşmanın, olmadığı kentlerin var olduğunu ortaya koymakta. Kent ile kır arasında simbiyotik ilişkinin güçlü olduğu, birbirini tamamlayan kentlerin olduğu gerçeğini arkeolojik çalışmalar kanıtlamakta. Sümer şehir devletleri ile kent oluşumunu ele almak eksiktir. Sümer şehir devletleri ile günümüze kadar devam eden uygarlık denilen süreç devlet, sınıf ve hanedan gibi yeni bir hiyerarşinin oluşumudur ve bu yeni elit yönetici iktidar kesimi üzerinden kümülatif birikimin sonucu gelinen süreçtir günümüze kadar.

Önderlik kent tanımlamasını yaparken bazı hususlara dikkat çekmek istemektedir. Genelde bizlerde de kente ilişkin yanılgılı ve yanlış yaklaşımlar kendini açığa çıkarabilmekte, bunların başında kenti uygarlık ve devletle ilişkilendirip sınıflı yapının oluşturduğu bir organizasyonmuş gibi yanılgılı yaklaşımlarımız olmakta. Bu da kent yapılanmasına bakışımızı olumsuz etkilemekte. Kent olgusunu devlet olgusuyla bu kadar iç içe ele almak ve özellikle kentleşmeyi devletle özdeş kılmak toplumsal gelişim süreçlerini yanlış yorumlamak, devletin ortaya çıkışını zorunlu görmek olur. Genelde içerisine düştüğümüz bu yanılgılı analizden kurtulmak için toplumsal gelişim ve değişim süreçlerini evrensel tarih içerisinde ele almak sağlıklı sonuçlara götürecektir. Bunu yapmadığımız sürece, Önderliğimizin ortaya koyduğu gibi "tarihi egemenlerin eline teslim etmek olur." Şehirleşmenin, köy yaşamından daha geniş, zengin, karmaşık ilişki ve üretim biçimini barındırması, bunun üzerinden devlet odaklı bir toplumsal bölünmeyi gerekli kılmaz, devletli ve sınıflı organizasyonu zorunlu bir süreç olarak görmememiz lazım.

Yukarı Mezopotamya"nın yani Toros ve Zagros eteklerindeki tarımsal köy devriminin bir devamı olarak gelişen devlet ve şehirleşme aynı döneme denk gelmektedir. Kadın ana etrafında gelişen bu toplumsal sürecin bütün üretimlerini çalarak Aşağı Mezopotamya"nın sulak ve bereketli topraklarına taşındığı mekânlarda kent devletleri boy verdi. Doğal toplumun üretim aletlerinin bereketli topraklara hazır bir biçimde taşınması buralarda büyük bir bolluk ve ürün fazlalığını da beraberinde getirdi. Büyüyen bu ürün etrafında şekillenen yerleşim yerleri, yaşamı karmaşık, daha verimli, üretken, dışa açık bir düzeye ulaştırsa da, bunun üzerinden önce Zigguratlarda ideolojik kimliği geliştirilen devletin çıkışı bir zorunluluk değil tam tersine toplumsal süreçlerde yaşanan bir sapma olarak ortaya çıkmıştır. Birçok tarihçinin sosyolojik analizleri kent devletleri ile sonuçlanan bu durumu günümüzde sorgulamaya başladığını göstermektedir.

Tarihsel süreçte kentler:

Yukarda da değinildiği gibi, yani tarımsal üretime dayalı, köy ve kırsal toplumları kentlerin inkârı anlamına gelmiyor. Aksine tarihsel verilerin de gösterdiği gibi makul sayıda insanı içinde barındıran, sınıflılığa, iktidar ve sömürü ilişkilerine dayanmadan ahlaki-politik toplum ilişkileri çerçevesinde ekonomik, sosyal, siyasal ilişkileri yaşayan irili ufaklı kentler var olmuştur. Yani kent deyince hemen akla Ur-Uruk, Babil gibi devletli ya da Atina gibi yurttaşlık ilişkisine hapsedilmiş köleci demokrasili kentler gelmemeli. Göbeklitepe ve Çatalhöyük, Amed Çayönü hakeza Sümer şehir devletleri öncesi aşama olan Tel-Halaf yerleşim yeri gibi, örnekler bu konuda önemlidir. Bu yerleşim yerleri en az 10.000 kişiyi barındırmakta ve yaşam ahlaki-politik ilişkilere göre düzenlenmektedir. Yani ne sınıf egemenliği ne de hanedan iktidarından bahsedilebilir bu kentlerde. Döneme göre de oldukça kalabalık bir nüfusu barındıran bu yerleşim yerleri bugünün olması gereken kentlerine de ışık tutmaktadır. Yine tarihte Ugarit gibi ticaret ve kültürel anlamda rol oynayan kentler oluşmuştur. Fakat böylesi kentler o zaman tarım-köy okyanusundaki adacıklar yerleşimi ve ekonomisine dayalı dengeyi tehdit eden bir kentleşmeden bahsetmek mümkün değildir, endüstriyalizm sürecine kadar böyledir diyebiliriz.

Aynı zamanda "tarım-köy devrimi" diye de nitelendirilen neolitik dönem, Göbeklitepe kalıntılarından da çıkarılabildiği kadarıyla, toplumsal zihniyet ve örgütlülükte çok güçlü bir zemin üzerinde yükselmiştir. Hiyerarşik-devletçi topluma geçişte Zigguratların oynadığı rolün farklı bir biçimini klan-kabile topluluklarının göçebe, yarı-göçebe halden; tarım-köy, yerleşik-yaşam"a (neolitik) devrimine geçişinin nasıl olmuş olabileceğini Göbeklitepe tapınaklarına bakarak analiz yapabiliyoruz. Önderlik: Göbeklitepe"de açığa çıkan arkeolojik buluntular için, ""çok önemli bir tarihsel keşif olarak karşımıza çıkmaktadır" ve "Tarihsel çalışmaların mutlaka üzerinde yoğunlaşması gereken bu kabile sistemi ve kültürü çözümlendikçe, evrensel tarihin daha net aydınlatılacağından kuşku duyulamaz" demektedir. Belki de Göbeklitepe şimdiye kadar yapılan bütün tarih yorumlarını değiştirecek etkendedir. Zaman bunu gösterecektir, daha önce de tarihsel süreç Avrupa merkezli olarak ele alınmaktaydı resmi belgeler ve analizler bu çerçevede yapılırdı; ne zamanki Sümer kalıntıları açığa çıktı insanlık tarihinin mekân ve zaman yerleri değişime uğradı.

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.