KÜRT TOPLUMUNUN KENDİ HAKİKATLERİYLE BULUŞMASI ve KÜRT TOPLUMUNDA OLUŞAN YENİ AHLAKİ ve MORAL DEĞERLERİ_1

03 Haziran 2019 Pazartesi

Bu tarih okumasında en önemli nokta toplumsal gerçeklik denilen insanın var oluş halinin yeniden ve daha kapsamlı tanımlamasının kilit rol oynadığının bilinmesidir.

Toplumsal tarih devletçi uygarlık aşamasından bu yana bir genelleme ile ele alındığında egemen ezilen, sömüren sömürülen, zalimler mazlumlar gibi ikili kavramsallaştırmayla tasnif edilmiştir. Bu toplumda yaşanan iki ayrı yaşam ve kültürün varlığını ifade eder. Devletçi Uygarlıkla birlikte yaşana gelmiş realitenin iki ayrı dünyanın ve kişiliğin oluşumuna yol açtığına günümüz toplumsal gerçekliği de ispattır. Beş bin yılık geçmişi ile ele alınan bu uygarlık tarihinin tüm aşamaları için en genel ifadesiyle olup bitenlerin toplumsal yansımasını en iyi bu kavramların izah ettiğini itiraf etmek gerekir. Yaşamsal gerçekliğin var olan halinin en genel ifadesini bu kavramlardan daha bütünlüklü verecek başka bir kavramlar ikilisini bulamayız.

Kişi veya grupların toplum içindeki duruş ve statülerini egemen ezilen, sömüren sömürülen, zalim ve mazlum gibi dualite içinde vermek doğrudur. Birde bu statünün, siyasal, sosyal ve kültürel olarak kurumlar ve örgütler üzerinden yaşanmış biçimlerini tanımlamak için kavramlar üretilmiştir. Bu konuda da mitolojilerle başlayıp Marksizm?e kadar gelen bir tanımlamanın varlığı söz konusudur. Sonuncusu sayılan Marksizm tanımlamasıyla geriye doğru okumaya başladığımızda toplumsal tarihin devletçi uygarlık sürecinde ortaya çıkmış dualitesinin iki ayrı sınıf biçiminde verildiğini görüyoruz; Egemen sınıflar ve ezilen sınıflar. Devletçi uygarlık tarihi ile toplumda iki ayrı duruş biçiminden bahsetmek doğrudur. Ancak bu iki ayrı olgunun tümünü iki ?sınıf? kavramının içine yerleştirmenin son beş bin yıllık toplumsal gerçekliğin hepsini kapsaması zor görünüyor. Yani son beş bin yıllık gerçeklik içinde toplumun tümü iki ayrı sınıftan ibarettir genellemesi geçmişi ve günümüzün realitesini karşılamakta zorluklar çıkarmaktadır. Örneğin sınıf tanımına göre dört bin yıl önce egemen sınıf olan kölecileri hiç tanımamış dağlarında, vadilerinin derinliklerinde ve ormanları içinde yaşayanlar hangi sınıfa aittir sorusu önemli oranda cevapsız kalmaktadır. Benzer biçimde büyük feodal imparatorluklar döneminde bile bu imparatorlukların uğramadığı bilmediği coğrafyalarda yaşayan toplulukları hangi tarafa dâhil etmeliyiz? Günümüzde kapitalist sistemin çarklarına alınamamış ?ilkel? kabilelere, az sayıda da olsalar kendi kendine yeten tarımcı köylülere hangi sıfat verilebilir? Ya uygarlık tarihinin her döneminde adı anılmak istenmeyen toplumun yarısı kadınlar? Kuşkusuz ki toplumda egemen sınıflar ve ezilen sınıflar kategorisi bir gerçektir. Ancak bu iki sınıf toplumun tümü değildir. Ezilen güçten düşürülmüştür. Teslim alındığı için ezilmektedir. Teslim alınanın teslim alanın çarkından çıkması çok zordur. Bu zorluk toplumsal mücadelede değişim yaratma kabiliyetlerini oldukça sınırlamaktadır. Buna rağmen tarihin sürekli bir değişim ve dönüşüm yaşadığını da biliyoruz. Buradan hareketle uygarlıkla başlayan sürecin toplumsal gerçekliğini daha farklı kavramlar ve olgularla tanımlamak gerektiği ortaya çıkar. Bu gerekliliğin kendini çarpıcı göstermesi ve de hissettirmesi bilimsel çağın tarih okuması sayılan Marksist tezin pratikleşen ideolojisinin hilafına bir sonla sonuçlanmasının etkisi büyük olmuştur. Bu tecrübeden ötürü tarihi değiştiren temel olgu nedir sorusu epeydir tartışma sahnesine alınmıştır. Bu tartışmaların tümünü kapsayarak devletçi uygarlıkla başlayan insanlık tarihinin ikili karakterini en derli toplu tanımlayan Önderliğimiz olmuştur. Ezen ve ezilen realitesi toplumun tümünü kapsayacak ve gerçekten de egemenler dışında kalmış ancak uygarlık karşısında statüleri, yaşam ve kültürleri ezilenlerle aynı olmayan ancak saldırı altında olan hemen her kesimi ifade eden bir tanımlama ile tarihin bu iki ayrı kesimini net olarak ortaya koymuştur. Demokratik toplum ile devletçi toplum, demokratik uygarlık ve devletçi uygarlık kavramsallaştırmasıyla son beş bin yılık tarih içinde yaşanan iki ayrı yaşam halini en genel bir tasnifle anlamlandırmış ve tanımlamıştır. Bu görüş ve tespitlerle tarih okuması yaptığımızda tüm taşların yerli yerine koyulabileceğini rahatlıkla ileri sürebiliyoruz. Bu insanlık tarihine ve ezilenlere büyük bir hizmettir.

Mademki iki sınıfın varlığı ile toplumu tanımlamak yeterli bir tarih okuması olmuyor o zaman demokratik toplum kimdir, nedir ve nerededir? Bir diğer soru demokratik uygarlık kategorisi kimleri ve hangi kültürü kurum ve örgütleri kapsamına alır? Demokratik uygarlık ve demokratik toplum kavramsallaştırmasını Önderliğimiz Savunmalar olarak bildiğimiz kitaplarında kapsamlıca ele almıştır. Demokratik toplum ve demokratik uygarlık güçleri az sayıdaki devletçi uygarlık sahipleri dışındaki her kes ve tüm guruplardır. Bunların daha somut adlandırması ve tanıtılması için tarihi toplumsal ve kültürel değerler üzerinden okunmasını gerektirir. Sınıfların durumuna ve duruşlarına bakılarak değil tarih ve olayları sosyolojik ve kültürel okunduğunda kimin kim olduğu çok açık ortaya çıkmaktadır.

Bu tarih okumasında en önemli nokta toplumsal gerçeklik denilen insanın var oluş halinin yeniden ve daha kapsamlı tanımlamasının kilit rol oynadığının bilinmesidir. İnsan nedir ve nasıl yaşar sorusu ile insanlık olgusuna yeni bir bakış açısı kazandırılmıştır. Bu bakış açısı sayesinde insan denilen varlığın yaşamının ne olduğu ve neyin insana layık olmadığı olmayacağı netleştirilmiştir. Bu analiz derinliği yaşamın somutlaştığı kültür olgusu ile ele alınarak kimlik ve kişilik kavramlarıyla tarihsel kılınmıştır. Ve böylece beş bin yılık tarih içinde kimin nerede durduğu, tarihsel olan günceldeki kişilik ve kimliklerin hangi statüde yer aldığı çarpıcı ortaya konulmuştur. Tarihte değişim ve dönüşüm geçiren hemen her şeyin insan denilen varlığın var oluş ilkeleriyle ölçülerek ele alınması oldukça çarpıcı bir toplum tanımlamasına varmamızı sağlamıştır. Değişim ve dönüşümün ölçüleri ortaya konulmuştur.

Önderliğin kapsamlı ve derin analizi ve tespitleri ile toplumsal varlıkta değişen ve değiştiren temel değişmezin ahlak ve politika olduğunu anlıyoruz. Bu tespit aynı zamanda tarihsel süreç içinde değişim ve dönüşüm dediğimiz şeyin özü itibarıyla ahlak ve politika olduğunu da ifade eder. Ahlak toplumsallaşma da demek olan bir arada olmayı sağlayan ?sırlı? bir güçtür. Politika bir canlı olarak var olmak için gerekli ihtiyaçlarımızı karşılama çabası ve yöntemlerimizdir. Ve gerçekten de tarihe baktığımızda değişim dediğimiz şeyin aslında insanların bir biriyle ilişkilerindeki değişimi ve yaşam ihtiyaçlarını karşılama çabaları ve yöntemlerini ifade ettiğini görüyoruz.

Bir arada birlikte yaşamak için insanların birbirine güvenmeleri şarttır. Güven için gerekli olan duygu ve düşünce inançtır. İnanç ahlaka, ahlak inanmaya bağlı gelişmiştir. Bir diğerine inanmak için aranan en temel özellik yarar, iyilik ve doğruluk erdemlerinin -ki aynı zamanda ahlaktırlar- olmasıdır. Bu basit formülün işlemesi birlikteliğe yol açmıştır. Birlik olan insanın yaşamak için gereksinimlerini temin etmesi gerekir. İhtiyaçların karşılanmasında en yararlı, en iyi ve doğru yol güvenilen ve kanunlaştırılan yol olmuştur. Bunu yapan ya da buna öncülük edense güvenilen ve inanılan insan-insanlardır. Herkesin böyle olduğu bir toplumda egemen, ezilen, sömüren, sömürülen zalim ve mazlum olmaz. Ancak yazının ilk cümlelerinde devletçi uygarlıkla birlikte toplumsal yaşamın ikili bir karakter aldığını belirtmiş ve Önderliğin daha kapsayıcı ve çözümleyici tanımıyla bunun demokratik toplum ve devletçi toplum bir diğer ifadesinin de demokratik uygarlık ve devletçi uygarlık olarak adlandırdığını hatırlatmıştık. Demek ki toplumda devletçi uygarlık denilen musibette yol açılırken yapılan şey ahlak ve politikanın toplumsal işlevlerinde değişiklik yapmak olmuştur. Bu uygarlık kendi varlığını besleyecek aynı zamanda üzerine saltanatını kuracak bir toplum yaratarak ancak var olur. Bunun bir diğer anlamı varlığını kabullendirecek ve yaşatacak yeni bir ahlak ve politika kuralı yaratmıştır. Bu değişimin en basit ifadesi toplumsal ahlak ve politikayı bozduğudur. Devletçi uygarlık yeni bir yaratım olduğu için her yeni şey gibi önce kendisini kabullendirme sorunu yaşamıştır. İnsanların onu kabullenmesi için toplumsal ahlak ilkesi gereği birilerinin ona inanması, ona iyi demesi ve güvenmesi gerekir. Önderlik perspektifi ile bakıldığında devletçi uygarlığın toplumsal ilkelerden güveni itaate, yarar ve iyiliği egemenlere hizmete, doğruluğu da egemenlerin yalan sözlerine inanmaya dönüştürdüğünü görürüz. Ve bu kanun son beş bin yıldır hemen her gün değişik yol ve yöntemlerle topluma dayatılmaktadır. İşte bu dayatmaya karşı çıkanların hepsi demokratik uygarlık güçleri safındakilerdir. Devletçi uygarlık güçleri toplumsal var oluş kanunundan bir sapma oldukları için meşru değiller. Bunlar bunu bildikleri için kendilerine itaat ettirdiklerinin itaatlerini derinleştirmeyi temel vazife olarak bilirler. Onların bu vazifelerinde başarılı olmaları için itaat ettirdiklerinin kontrolden çıkmalarına neden olabilecek kişi ve grupları akıllara durgunluk verecek yöntemlerle kötüleme, gözden düşürme, tehlikeli gösterme ve yapabilirlerse fiziki olarak ortadan kaldırma saldırıları tek bir gün bile ara verilmeden sürdürülür. Tarihin asıl devindirici olgusunun bu saldırı ve bu saldırı karşısında direnenler olduğunu biliyoruz. İşte tarih Önderlik perspektifinden okununca varılan temel doğrulardan biri de budur. Bu ezilenlerin mücadelesinde yeni bir bakış açısı yeni stratejiler ve taktikler geliştirmek demektir.

Tarihin bu çıkmaz yola girmesi olayı nerede ve ne zaman gerçekleşmiştir konusunda Sümer şehir devletleri dönemi olduğu ortak görüştür. Anlatmaya çalıştığımız toplumu yoldan çıkarma yönteminin icatçıları da Sümer rahipleridir. Bunların attıkları temel üzerinden beş bin yıldır bozuk ve her an yıkılmaya hazır bir uygarlık binası dikilmiştir. Bu bozuk düzenin beş bin yılık bu sapmanın sürüyor olması temelde iki nedene bağlıdır diyebiliriz; birincisi teslim aldıklarına derin bir itaat ve hizmet zihniyetini hayatın temel doğrusu, ezilenlerin değişmez kaderi olduğunu bin bir yol ve yöntemle vermeleridir. İkincisi egemenleri yenecek demokratik uygarlık güçlerinin kendi yol ve yöntemleriyle değil, egemenlerin yol ve yöntemlerini kullanma tuzağından kurtulamamalarıdır.

Bu saptırılmış tarihinin icatçısı Sümerlere baktığımızda karşımıza çarpıcı, çarpıcı olduğu kadar etkili bir gerçeklik çıkmaktadır; Kurtiler... Yani Sümerler devletçi uygarlığın kurucusu ve ilk temsilcileriyse ki öyle kabul edilmektedir, bunların karşıt kutbunda yer alan demokratik uygarlık kültürünün temsilcilerinin başat gücünün de Kurtiler olduğunu öğrendik. Toplumsal ahlak ve politikanın yoldan çıkarılmasına karşı direnmiş, toplumsal ilkelerin işleyişini kutsal bilmiş o dönemin dağ kabileleri Kurtiler, doğal olarak tarihin insanlık tarafının temsilcileridirler.

Bu yöntemle ele alınan tarih çok yeni bir zihinsel durum, ahlaki duruş ve sorumluluk ortaya çıkarmaktadır. Böyle bir sonuca götüren nedenler hiç kuşkusuz ki kırk yıl önce başlayan PKK mücadelesinin karşılaştığı zorlukları aşma çabası ve günümüz ?Kurti?lerinin yaşadığı gerçekliktir. Kimseye bir zararı dokunmamış toprakları üzerinde özgürce yaşamak isteyen bir halkın akıllara gelmesi çok zor olan yol ve yöntemlerle yok edilmek istenmesi ve uluslararası komploda yaşadığımız gibi kapitalist uygarlığın temel güçleri ve onların işbirlikçilerinin ortak saldırması, olup bitenlerin sadece egemen sınıf ezilen sınıf diyalektiği ile izah edilemeyeceğini göstermişti. Bir halk neden böylesi bir ahlaksızlığa, baskı ve zalimliğe maruz kalabilir ki? Birbirine düşman devletçi uygarlık güçlerini yoksul ve ülkesi elinden alınmak istenen ?Kurti?lere karşı birleştiren sebepler neler olabilir? Egemenleri bu kadar korkutan ne tür özelliklere sahip bir topluluk olabilir bu ?Kurti?ler? Kendilerini katletmeye gelmiş barbarların ölümüne bile üzülen bir halkın temsil ettikleri değerler neler olabilir ki bu kadar büyük bir zalimliğe maruz kalabilmekteler? Daha da çoğaltabileceğimiz sorunların derin sebepleri olmasaydı tarihin çarkı böyle dönmez, her biri ayrı bir kirliliğin ve alçaklığın temsilcisi olan güçler kapısını muhtaç herkese açmış Kürtlere birlikte saldırmazlardı. Olup bitenler ?tarih tekerrür ediyor? sözünün hükmünü yeniden icra etmesidir. Tekerrür eden şey tıpkı Sümerler döneminde yaşanmış devletçi uygarlık güçlerinin demokratik uygarlık güçlerine saldırısıydı. Birden çok hain Enkidu ve Gılgameş rolündeki ABD barbarlığı daha geç ölmek için ölümsüzlük otunun olduğu ülkeye ve onun şahsında ?kabile liderine? bir kez daha saldırmıştı. Yaşananlara cevap mahiyetinde bu cümleleri şimdi çok rahat dile getirebiliyor ve kafalarımızda ?bütün bu vahşeti, barbarlığı hak edecek ne yaptık ki? sorusunu yanıtlayabiliyoruz. Ancak dört tarafı kuşatılmış, eli kolu bağlı halde dört duvar arasına alınmış birinin o koşullarda böyle düşünebilmesi müthiş bir şeydir. Ve tarihsel kaynakları vardır. ?Uçurumun kenarında ya düşüp ölecek ya da kanatlanıp uçacak? ikilemiyle karşı karşıya bırakılmışken ve ?uçurumdan atmak için? birbirine sıra vermeyen onlarca ?Enkidu? ve barbar ?Gılgameş? sıradayken bunları yenilgiye uğratacak ?uçma? eylemini gerçekleştirmenin ne kadar zor olduğu konusu üzerinde söz söylenmesi gerekmeyecek kadar nettir. Devletçi uygarlığın demokratik uygarlık toplumuna en büyük tuzağı, demokratik uygarlığı tecrit etmesi, yalnızlaştırması, bir sistem ve toplum değil tek tek kişilere indirgeyerek saldırmasıdır. Kendisi tek tek hırsız ve çapulcuların sistemi olduğu halde toplumu tekleştirdiği bireylere indirgeyerek saldırması, icat ettiği savaş ve saldırı sanatının en incesi ve baştan çıkarıcısıdır.

Önderlik şahsında Kürtler böyle bir duruma yeniden sokulmak istendiler. Toplumsal gerçeklikte Önderliksel kurum ve onu temsil eden kişi veya kişiler toplumun kendisidir. Peygamberler, dervişler, cemaat kuran âlimler kısacası milyonları etkileyen ahlakçıların hepsi tek bir kişi olarak ele alınamazlar. Nasıl ki Hz. İsa=Hristiyanlık gibi bir gerçeklik varsa ve yine Lenin=Sovyet Rusya?sıysa, Önder Öcalan'da eşittir milyonlarca Kürt ve bu Kürtlere kaderini bağlamış diğer milyonlardır. Fakat devletçi sistemin son temsilcileri her zaman ki değişmez yöntemle saldırılarını ?Dünyamızın modern ileri ve demokratik güçleri bir teröriste karşı? yalan ve saptırmasını bir iftira halinde yoğunca yayarak anlattılar. Bu sistemin yaptıklarını meşrulaştırması içindi. İşte böyle bir ortam ve saldırı altında olup bitenlerin nedenlerini deşifre etmek tek bir kavramla izah edilmek istenirse bu kavram mucizeden başka bir kavram olamaz. İmralı da bir Mucize gerçekleşmiştir. Bu mucizenin ana hatlarıysa yeni bir tarih okumasıdır. Bu tarih içinde ?Kurti?lerin maruz kaldıklarının nedenlerinin analizi mucizenin ortaya çıkmasında temel etken olmuştur. Ve böylece Kürtler kafalarındaki ?biz ne yaptık ki bunca zalim ve zorba bize birlikte saldırıyor? sorusunun yanıtını buldular. Ve Kürtlere saldırının nedenlerinin Kürtlerin tarihsel büyüklüğü, devletçi uygarlıkla hasımlıkları olduğu anlaşıldı.

Kürtlere karşı düşmanlık bildik tarih okumaları ile izah edilemezdi. Mitoloji ve dine göre Kürtlerin böyle bir saldırıyı hak etmesi için büyük bir günah işlemesi, saldıranlarında tanrının kararını icra edecek kadar tanrı katında temiz ve doğru olmaları gerekirdi. Hiçbir vicdan sahibi, Kürtlerin bırakın büyük en küçük günahı dahi işlemediklerini bilir. Kürtlerin bir günahı varsa o da iyi savaşamamış olmalarıdır. Kürtlere saldıranlarsa tüm kutsal kitaplarda yazılanlara göre en büyük suçlulardır. Bu saldırının geleneksel liberal veya Marksist tarih okumasına göre nedeni PKK ve Kürtlerin ya çok büyük hata ve eksiklikleri olmalıydı ya da sistemin maddi çıkarlarına onu yıkacak kadar zarar vermeleri gerekirdi. Bu kapsamdaki bir saldırıya bu iki nedenin yol açmadığını konuyla ilgili herkes biliyor. Bu soru ve sorunların izahı Kürtlerin kim olduğunu ve neden dünyanın ?üvey evlatları? muamelesi gördüklerini açığa çıkararak tüm şüpheleri bir bir ortadan kaldırdı. İşte bu da yeni bir tarih ve toplumsal gerçeklik okumasına yol açtı. PKK ve Kürtlerin daha iyi bildiği bu gerçeklik Kürtlerin tarihsel kimlikleriyle tanışmasına ve her gün yeni bir kazanım elde etmesine yol açmıştır.

İlk defa ? Kürt kimdir ve nedir? sorusuna cevap verilmiştir. Bunun İbrahim?in Semitik kabilelerin, Zerdüşt?ün Aryen kabilelerin kaderlerini belirlemede yol açtığı değişim gibi bir gelişme olduğunu nesilden nesile aktarılacağını daha ilk yıllarından itibaren görmekteyiz. Önderlik mucizesi Kürt meşesini toprağıyla yeniden buluşturmak olmuştur. Bundan böyle bu meşeden düşecek palamutlar her yıl yeni bir fide olacaktır. Son bir kaç yıldır yaşanarak görülen bu durum stratejik kazanımın da ötesinde bir kazanımdır. Kürtler tarihleri ile buluştu. Demokratik uygarlık gücünün ana gövdesi olduklarının bilincine kavuştular. Kürt yaşamının ve kültürünün toplumları özgürleştirecek nüveler, özellikler taşıdığı daha iyi ortaya konulmuştur. Aslında PKK?de de dile gelen ve yürüyen bu gerçekliktir. Kürtler Demokratik uygarlık halkı oldukları için, bu yaşam ve kültürü sadece Kürtlerle sınırlı bir değer olarak görmek eksik ve yanlış olacaktır. Önderlik paradigmasından anladığımız bir diğer tarihsel gerçeklikte budur. Nasıl ki ABD beş bin yılık devletçi uygarlığın, günümüz TC?si Türk egemenlerinin tüm barbar ve faşistliğinin toplamıysa, Kürtlerde bunlara karşı direnen tüm halk topluluklarının kültürlerinin ve yaşam değerlerinin en güçlü temsilcisidir. Direnişe yol açan değerleri bilinç ve iradeyi sadece ve sadece Kürtlere ait olarak ele almak Önderlik tarih okuması değildir. Bunun için Kürtleri saf bir ulus olarak değil, etnik bir yapı, direnişçi kültürün evrensel olanının temsilcisi olarak görmek daha doğrudur. Bu gerçekliği de Kürdistan demokratik ulusu kavramı zaten karşılamaktadır. Kürtler bu gelişmelerle tarihteki yerlerini almıştır. Bu büyük bir buluşmadır. Kürtler için bu gelişme miraca yükselmek gibi bir şeydir. Kürtler tanrıçaları ve tanrıları ile buluşmuş yeniden kutsallıklar yaratan yola girmiştir.

 

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.