TOPLUM OLARAK İNSANIN KENDİNİ VAR ETMESİ_3

03 Haziran 2019 Pazartesi

Kök toplumun insanları her şeye anlam ve mana verir ve bunu da kendi hakikati olarak benimser ve öyle yaşar, eylemini ve yöntemini de buna göre belirler.

d-) Demokratik Çoklu Toplum  

Düz Çizgisel Tarih anlayışının düşüncede, algıda neden olduğu yanılgılar söz konusudur. Bu yanılgılardan birini de, belki de en belli başlı olanını toplum tarihini ele alış biçimi oluşturmaktadır. Bu tarih anlayışına göre de, ilkel komünal topluluktan başlayıp, köleci, feodal ve kapitalist toplumlar diye nitelendirilen tarihi süreçler birbirinin içerisinden çıkarak, birbirlerinin yadsıması biçiminde var olmuşlardır ve hep bu şekilde de bir art arda gelişimi ifade etmektedirler. Aynı tarihsel süreç içerisinde zaman zaman bunlardan birkaçı yan yana görülmüş olsa da bunlar kaideyi bozmayan birer istisna olarak kabul edilmişlerdir. Oysa tarihte bu istisna olarak kabul edilenler, öyle bir yoğunluğa sahip olmuşlardır ki, genel kural olarak kabul edilenleri bile geride bırakabilmişlerdir.

Asıl olarak ?Kök Toplum? ya da ?Komünal Demokratik Toplum? olan, fakat daha çok, ?İlkel Komünal Topluluk? yaşam ve ilişki biçimini yaşayan topluluklar olarak adlandırılan toplukların varlığı bu konuda en somut örneklerden birini oluşturmaktadır.

İlkel Komünal Topluluk diye nitelendirilen tarihi süreci anlatan yaşam ve ilişki biçimini günümüze kadarki tarih içerisinde hep varlığını korumuşlardır. Hatta aşıldı denildiği kimi tarihsel dönemlerde bile çok baskın bir konumda olabilmişlerdir. Doğru bir tarih bilgisi ve bilinci ile tarihte yaşanmış olanlar ele alındığında da bu gerçeklik çok net bir şekilde görülecektir. Düz çizgisel tarih anlayışına göre şehir devrimleri, köy devrimlerinin bir sonucu olarak ele alınır. Bundan dolayı şehir uygarlığıyla neolitik dönemin bittiği yorumuna gidilir. Hâlbuki Ortadoğu?da, bazı tarihçilere göre kökleri M.Ö 17 binlere kadar dayandırılan ve yine M.Ö 4 binlere kadar getirilen neolitik dönemin, Avrupa?da ve Çin?de ancak M.Ö 4 binlerle birlikte yaşanmaya başladığı dile getirilmektedir. Yine aynı şekilde tarihe damgasını vuran büyük imparatorlukların yıkılma nedenlerine dair yapılan tarihi bilgilendirmeler vardır. Bu bilgilere göre tarihin ilk tanık olduğu Sümer Devleti(M.Ö 4000- 2000); Huri ve Semitik kabilelerinin, Akad İmparatorluğu (M.Ö. 2334 - M.Ö. 2154); Guti?lerin, Asur İmparatorluğu (M.Ö 19.yy- 612); Med ve Babil kabile topluluklarının, Roma İmparatorluğu (M.Ö 27- M.S 476) Cermen klan-kabile topluluklarının saldırıları sonucunda yıkılmışlardır. Var oldukları tarihler içerisinde en güçlü devletler, imparatorluklar olarak adlandırılan bu egemenlik, devletçi uygarlık güçleri demokratik uygarlık ana nehri akışı içerisinde yer alan, varlık gösteren klanlar ve kabilelerin ortak saldırıları sonuçlarında yıkılmışlardır.

Düz çizgisel tarih anlayışına göre köleciliğe geçişle birlikte yerini bıraktığı söylenen bu komünal topluluk güçleri, ortaya konan görüşlerin aksine, Roma İmparatorluğunun yıkılışından sonraki yıllarda da varlığını korumuşlardır. Hatta Amerika, Avustralya kıtalarında Afrika ve Asya kıtalarının derinliklerinde Kuzey Avrupa ve daha birçok ada ülkelerinde egemenlikli, devletçi uygarlığı tanımadan bunu daha sonraki yüzyıllarda bile gerçekleştirmişlerdir. Günümüzde bile dünyanın birçok kıta ve ülkesinde Aborjinler örneğinde, Amazon Ormanlarında vb. olduğu gibi komünal esaslar üzerinde yaşayan bu tür klan ve kabilelerin varlığı söz konusudur.

Egemenlikli, devletçi uygarlığın ana nehir akışının karşısında, demokratik uygarlık güçlerinin kendi tarihlerinin devamlılığı ?ya da ana nehir akışı- içerisindeki varlığını daha geniş bir çerçevede ele almanın da olanağı vardır. Egemenlikli, devletçi uygarlığın kuşatmasının olduğu coğrafyalarda da demokratik uygarlık güçleri iktidarla, devletle bütünleşmeyerek kendi varlıklarını koruyabilmişlerdir. Dağlarda kurdukları köy ve göçebe yaşam ilişkilerini de böyle bir gerçeklik içerisinde ele alabiliriz. Hatta iktidarcı, devletçi uygarlığın kendi toplumu haline getirdiği toplulukların içerisinde komünal demokratik değerleri canlı tutan ve bu yönüyle de her zaman egemenlikli, devletçi uygarlığa karşı patlamaya, harekete geçmeye hazır bir potansiyelin varlığı bile söz konusudur.

Düz çizgisel tarih anlayışının iflası anlamına gelen bu gerçeklik -demokratik uygarlık ana nehri akışı- içerisinde, toplum; her zaman kendini var eden değerlerle birlikte varlığını korurken, köleleştirilmeye ve kendi olmaktan çıkarılmaya karşı direniş halinde bulunmaktadır.

Aynı şekilde egemenlikli, devletçi uygarlık içerisinde köleleştirilen toplum içerisinde, potansiyel bir dinamik olarak varlığını koruyan Demokratik Uygarlık değerleri de köleleştirilmiş olmaya duyulan bir öfke olarak kimi zaman fiilen kimi zamanda örgütlü olarak direnişe geçebilmektedirler. Bu yönleriyle de demokratik uygarlık güçleri hem egemenlikli, devletçi uygarlık karşısında, hem de bu uygarlığın içerisinde ona karşı sürekli bir mücadele içerisinde bulunmaktadırlar.

Bu şekilde ister karşısında, isterse de onun içerisinden olsun demokratik uygarlık güçlerinin, egemenlikli devletçi uygarlığa karşı olan mücadelesi aynı doğrultuda gerçekleşmektedirler. Her ikisinin de hedefinde iktidarcı, devletçi uygarlık dışında bir yaşamın sahibi olunması bulunmaktadır. Sonuçta ağır darbelerde alınsa imhalarla da karşılaşılmış olsa bu gerçeklik değişmemektedir. Tarihte iktidarcı, devletçi uygarlık içerisinde yaşanmış olan -adına dönemlerin özgünlüklerine göre, köle, köylü, işçi ayaklanmaları da denilmiş olsa- isyan ve direniş gerçeklikleri de bunu doğrulamaktadır.

Tarihte sayısı tam bilinememekle birlikte birçok köle ve köylü ayaklanmaları/direnişleri yaşanmıştır. Bunlar içerisinde isim olarak günümüze kadar bilinenleri de olmuştur. Bu anlamda tarihte gerçekleşen köle ayaklanmaları olarak bilinen Sparta?ya karşı Helot (MÖ.5.yy) Köleci Roma?ya karşı Spartaküs (M.Ö. 109 - M.Ö.71) ve Çin?de Kızıl Kaşlar vb. gibi isyanları bunlar arasında yer almaktadır. Bu isyanların ortak özelliği, ilk başkaldırdıkları andan itibaren içerisine girdikleri örgütlenme biçimleri ve kendi aralarında geliştirdikleri yaşam ve ilişki biçimleri olmaktadır. Tamamen egemenlikçi, devletçi uygarlık dışına çıkarak komünal demokratik değerler etrafında kendi örgütlenmelerini, yaşam ve ilişki biçimlerini oluşturmuşlardır. Daha sonraki yüzyıllarda yaşanan Mazdek(Doğumu M.S. ... - ölümü M.S. 524 ya da 528?de), Hürremi (Mazdek?in düşünce ve eyleminin devamlılığını sağlayan), Babek (M.S.816-838), ayaklanmaları da böyle bir özellik taşımaktadırlar. Bunlar, iktidar ve devlet uygarlığından koparak, kendi aralarında komünal-demokratik bir yaşamın sahibi haline gelmişlerdir. Feodal uygarlık sistemi karşısında yaşanan ayaklanmalarda böyle bir karaktere sahiptirler. Osmanlı Devletine karşı Şeyh Bedrettin?in (M.S. 1359- M.S. 1420) yine Almanya?da Thomas Müntzer?in (M.S. 1488 civarı - M.S. 1528) önderliğinde yaşanan köylü ayaklanmalarının da böyle bir özelliği vardır. Onlar da iktidar ve devlet dışında kalarak, içerisinde öz savunmalarının da olduğu kendi düzenlerini, hakikatlerini esas alarak komünal-demokratik bir yaşamı örgütlendirmişlerdir. Egemenlikli, devletçi uygarlık dışında olan ya da ona muhalefet eden ve kendilerini ortaya çıktıkları koşulların özgünlükleri içerisinde din, mezhep, tarikat vb. adlarla nitelendiren inanç toplulukları içinde aynı belirlemelerde bulunmak gerekmektedir. Karmatiler (MS. 890 ve 11.yy arası-  Küfe-Irak)de de görüldüğü gibi, onlar da kendi içerisinde inançlarına göre bir sistem ve komünal bir yaşam oluşturmuşlardır.

Ütopik Sosyalistlerin yeni toplum ve yaşam tasarımlarını, Paris Komününü (1871), 1905 Rus devrimi ile birlikte oluşmaya başlayan İşçi Sovyetlerini, Birinci Dünya savaşı sonrasında Almanya?da, Macaristan?da, Avusturalya?da oluşan İşçi Konseyleri vb. lerini böyle bir gerçeklik içerisinde ele alınmalıdır. Kampenalla?nın Güneş Ülkesi kitabında, Robert Oven?in İngiltere New Lonark?ta, Amerika-New Harmany-İndiana?da yaratmaya çalıştığı sistem hep komünal-demokratik değerler üzerine kurulmaya çalışılmış veya böyle tasarlanmışlardır.

Dünyanın birçok ülkesinde yapılacak olan inceleme ve araştırmalar sonucunda ulaşılabilecek birçok örnekte de bu görüşü daha da güçlendirerek doğrulamak mümkündür. Ancak burada asıl olarak görülmesi gereken, bunların tarihin hangi dönemlerinde yaşanmış olsalar da egemenlikçi, devletçi uygarlığa karşı yürütülen mücadeleler olmaları ve bu mücadelelerinde insanın toplum olarak, kendini savunarak; yollarını buldukları ve kendi mecrasında akışına devam ettikleridir.

 

Bu şekilde ilkel klan toplumundan başlayıp, ardından da sınıflı devlet veya uygarlık toplumuna karşı direnişi içerisinde varlığını koruyan toplumun kendisi ise hiçbir zaman tekil olmamıştır. Her zaman kendi içerisinde çoklu bir yapı olma özelliğini taşımıştır. Tek bir cinsten oluşmamıştır.  Yine tek bir yaş grubuna mensup olanlardan meydana gelmemiştir. Klanlar bir araya gelerek kabileleri, aşiretleri oluşturmuşlardır. Yerleşik yaşama geçişle birlikte de halklaşmışlardır. Halklaşan insan toplumu da tekilleşmemiştir. Farklı kabilelerden gelenler, yurt edindikleri topraklar üzerinde kendileri olarak farklılıklarını korumuşlardır. Aralarına hiçbir şekilde ayırım koymamışlar ve birbirleri üzerinde egemenlik kurma ya da üstünlük oluşturma gibi bir arayış içerisine de girmemişlerdir. İnsanlığın kendini toplum olarak örgütlendirdiği ana yurt olma özelliğine sahip olan Ortadoğu?da, farklı etnik yapıya sahip olan topluluklar bugün de bir arada yaşamaktadırlar. Ve bu toplulukların hepsi de yaşadıkları o toprakları kendilerinin yurdu olarak kabul etmektedirler. Nerdeyse bu coğrafyada bulunan ülkelerin tamamı böyledir. Bu coğrafyanın asıl yerlileri olan kadim topluluklarla, sonradan göç ederek gelip yerleşen topluluklar bir arada yaşamaktadırlar.

Toplumun kendi içerisinde çokluğu ifade etmesi; farklı kimlik, kültür, dil, inanç vb.lerinin bir arada yaşaması ile de sınırlı değildir. Tüm bu farklılıklarla birlikte toplum, kendini var ederken yaşamış olduğu süreçler ve geçirdiği evrelerde edindiği özellikler, alışkanlıklar ve ihtiyaçlarını karşılamak için içerisine girdikleri faaliyetler de tekil ve tek düze değildir. Bunlar da bir ?çokluğu? ifade etmektedirler. Böyle bir gerçeklik içerisinde avcılık ve toplayıcılık her zaman aynı olmamıştır. Yine çoban ve tarım aşiretleri yine zanaatçılarda aynı işi yapmamışlardır. Ovalık ve dağlık bölgelerde, su ve deniz kenarları ile çöllerde yaşayan insanların yaşam alışkanlıkları da bir değildir. Maddi ve manevi yaşamsal ihtiyaçların karşılanması, toplumun siyasal, kültürel yaşamının örgütlendirilmesi de aynı değildir. Fakat bunların hepsinin toplamı, toplum olarak kendini örgütleyen insanın yaşamının kendisidir. O nedenledir ki, toplum ve onu var eden temel özellikleri komple bir bütünlüğü ve çokluğu ifade etmektedir.

Bu gerçeklikle çelişen ve toplumun dokusuyla uyuşmayan, toplum yaratma denemeleri de olmuştur. Hitlerin, Musolini?nin üstün ırk anlayışına dayalı ?tek bir millet/toplum? yaratma yine İsrail ve TC gibi devletlerin izlemiş oldukları politikalar bunun en somut örnekleri olma özelliğine sahiptirler. Onun içindir ki bu devletler topluma ve insanlığa dayattıkları; teklik, milliyetçilik, dincilik, ırkçılık vb.leriyle hem kendi içlerinde, hem de yer aldıkları bölge ve dünya genelinde sürekli olarak sorunlara neden olmuşlardır.

Tarihsel olarak sınıflı devlet ve uygarlık toplumunun, gerçek topluma dayattıkları da bundan başkası değildir. Onun içindir ki, toplumun, sınıflı devlete ve uygarlık toplumuna karşı direnişi, aynı zamanda kendini var eden çokluğunu koruma, onu savunma mücadelesidir. Sınıflı devletle veya uygarlık toplumuyla bütünleşemeyen ve sürekli olarak ona karşı bir mücadele içerisinde olan toplumun yaşamı da bu gerçekliği doğrulamaktadır.

Toplum, kendi ana nehir akışı içerisinde sınıflı devletle, uygarlık toplumuyla bütünleşmemiştir. Kök toplumdan almış olduğu özelliklerini korumuştur. Cins, kimlik, inanç, kültür vb. farklılıkları gözetmeden ortaklaşmayı esas almış ve bunlar arasında da her zaman; adalet, eşitlik ve özgürlüğe dayalı olan ilişkileri kendisi için vaz geçilmez görmüştür. Kendi yaşamını örgütlerken de, direnirken de bunları temel yaşam ilkeleri olarak kabul etmiştir.

Günümüz koşullarında da Doğal Kök Toplum ve Sınıflı Devlet veya Uygarlık Toplumu arasındaki mücadelenin temelinde de bu gerçeklik yatar. Fakat bu, önceki tarihsel dönemlerde yaşanmış olanlardan daha yoğun ve birçok cephede yürütülen bir mücadele biçiminde sürmektedir. Sınıflı uygarlık toplumu, topluma bir bütün olarak yok oluşu dayatır ve onu var eden temel dokularıyla, hakikatleriyle birlikte yok etmeye çalışır. Toplumun yok edilmesini, kendi varlık gerekçesi haline getirmiş bulunmakta, bunu başardığında da kendisini sonsuz kılacağını düşünmektedir.

Bunun karşısında toplum ise, bugüne kadar olduğu gibi, kendi hakikatlerine sahip çıkma temelinde direnişine, mücadelesine devam eder. Hatta önceki tarihsel dönemlerde olduğunda daha fazla bunu örgütlü ve bilinçli bir mücadeleye dayandırarak yürütme ve başarma arayışı içerisine girmiştir. Bu konuda geçmişte yaşanmış olan mücadelelerinden de önemli sonuçlar çıkarmış bulunmaktadır. Bu yönüyle de Demokratik Çoklu Toplum, kendi içerisinde çokluğu ifade eden bir toplum olmaktan daha çok bu bilinç ve örgütlenmeye dayalı olarak yeniden yapılandırılacak/inşa edilecek olan bir toplum gerçekliğini ifade etmektedir.

Önder Apo ise bu gerçekliği Demokratik Ulus Örgütlenmesi olarak ifade etmektedir. Demokratik Özerkliği bunun örgütlendirilmesi olarak formüle ederken, Demokratik Konfederalizmi de bunların birliği olarak değerlendirmektedir. Bunları ise, bir mücadele gerçekliği; iktidar, devlet dışı toplum örgütlenmesi olarak ele almaktadır. O nedenledir ki, kendiliğindenci determinist bir yaklaşım içerisine girilmeden, bu fark mutlaka görülerek Demokratik Çoklu Toplum ile İlkel Klan Toplumun bir mirası olarak yaşatılan, savunulan ve varlığını farklı biçimlerde bugüne kadar koruyan toplum gerçekliği birbirine karıştırılmamalıdır.

 

Toplum ve tarih bilimciler insanın da tür olarak üzerinde oluştuğu ve kendini onunla açıkladığı doğayı birinci doğa olarak kabul etmişlerdir. Fakat insanın varlığını da bununla sınırlı görmemişlerdir. Buradan hareketle de insanın bilince ve örgütlemeye dayalı kendini toplum olarak var etmesini ise ikinci doğa olarak değerlendirmişlerdir. Ancak ikinci doğanın, birinci doğa ile olan farklılığına da işaret etmişler, burada insan eliyle yaratılan bir gerçekliğin söz konusu olduğuna dikkat çekmişlerdir. Sadece bununla da yetinmeyerek ikinci doğa içerisinde insanı toplum olarak var eden temel özelliklerle birlikte, insanın hem üzerinde var olduğu doğa hem de içerisinde var olduğu toplumla karşı karşıya geldiğini de dile getirmişlerdir. Toplumun ?alt? ve ?üst? sınıflar biçiminde yarılmasıyla birlikte başlayan iki ana nehir akışı arasında yaşanan ve günümüze kadar sürmekte olan mücadele de bunun bir sonucu olarak yaşanmıştır. Üçüncü Doğa ise tarihçiler ve toplum bilimciler tarafından, insanın hem üzerinde var olduğu doğa hem de içerisinde var olduğu toplumla karşı karşıya gelmesinin son bulması olarak bir ifadeye kavuşturulmuştur. Bir başka ifadeyle de üçüncü doğa olarak yapılan belirlemeyle; Önder Apo tarafından formüle edilen Demokratik, Ekolojik, Kadın Özgürlükçü Toplum paradigması ve bu temelde yeniden yapılandırılacak/inşa edilecek olan Demokratik Çoklu Toplum gerçeği bir ifadeye kavuşturulmuştur.

 

 

 

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.