ARAPLAR

27 Haziran 2019 Perşembe

Coğrafi olarak Arap yarımadasını incelemek, içinde yaşanılan toplum ve tarih açısından ele almak önemli ve önceliklidir. Çünkü coğrafya insanoğlunun yaşamı üzerinde etkilidir.





?Araplar, hem üst hem de alt tabaka olarak, tarihten günümüze kadar başta Ortadoğu tarihi olmak üzere, evrensel tarihi en çok meşgul eden ve etkileyen kabile sistemine sahip bir kavimdir. Değişim ve dönüşümleri bütün hızıyla devam ediyor. Arap olgusundaki değişim ve dönüşümleri anlamadan Ortadoğu ve dünyayı tam kavramak eksik kalacak ve zor olacaktır.? Önderlik

Ortadoğu, dünya siyasetinin belirlenmesinde önemli bir yer tutar. Ortadoğu?ya hakim olmak neredeyse dünyaya hakim olmakla eş değer tutulur. Bu konum tarihsel ve güncel olarak hep böyledir. Tüm büyük imparatorluklar gücünü Ortadoğu?dan almışlardır. Ortadoğu?nun bu paha biçilemezliği hem güçlü maneviyatından(geleneğin gücü, inançlar vb) hem de yeraltı ve yerüstü zenginliğinin(Kara ve Deniz ticaretlerinin yapıldığı yolların) geçiş güzergahı olması. Bunun yanında Ortadoğu halkları tarihte ideolojik ve kültürel olarak birçok kez baskı ve istilalarla yerinden koparılma politikalarına maruz kalmışlar. Bu durum Ortadoğu halklarının ruh ve zihniyet yapısında derin izler bırakmıştır. 

Araplar da bu durumlardan etkilenen bir konumu yaşamıştır. Çoğu kez çöl kabileleri diye adlandırılan Arap halkının konumlandığı yerlerin verimli topraklara elverişli olması saldırıya uğramalarının bir gerekçesi yapılmıştır. Arap sözcüğünün kökenini, Arap halkının kültürünü, coğrafyasını ve tarihini tanımak kadar, nerelerde yaşadıklarını da farklı yönleriyle bilmek önem taşır. Arapların toplam nüfuslarının(Berberiler de dahil) 350 ile 500 milyon arasında olduğu tahmin edilmektedir. Arapların dini inanışları ezici çoğunlukta İslamiyet olup, az sayıda da olsa Hıristiyan ve başka dinden olan Araplar da bulunmaktadır.

Araplar; (Arapça: ????),Ortalama 400 milyonluk tahmini nüfusu ile Orta Doğu'nun en kalabalık halkıdır. Akdeniz'in güneyinde Afrika'da Büyük Sahra ve Sudan'a, doğusunda Irak'a ve Arap Yarımadası'na kadar uzanan bir coğrafyada yaşarlar. Nüfusunun büyük kısmı Araplardan oluşan ve Arapça konuşulan ülkeler Arap ülkeleri olarak adlandırılır. Bu ülkelerde, Arapçanın dışında Kuzey Afrika'da Berberice, Irak'ta, Suriye'de Kürtçe ve Türkçe, Güney Arabistan'da ise çeşitli yerel diller konuşulur. Türkiye'de Adana, Mersin, Hatay kürdistan?da Riha, Mérdin, Sért, Dilok, Muş ta yaşarlar.

Tarihçe/Arap isminin kökeni: ?Arap? terimi ve bu terimin gösterdiği Arap ırkının ne zaman ortaya çıktığına dair kesin bilgiler bulunmamaktadır. Gerek dillerin taksimi ile ilgili yaygın görüş, gerekse insan ırklarının tarihî ayrışım süreçlerine dair genel kabul, esasında Kitab-ı Mukaddes kaynaklıdır. Meselenin kökleri ilk dil (Âdem?in konuştuğu, bütün dillerin kendisinden türediği varsayılan proto-dil) tartışmalarına kadar gitmektedir. Nitekim insanların önceleri İbranice konuştuğu, fakat Tanrı tarafından cezalandırılarak dillerinin karıştırıldığını söyleyen Babil Kulesi Efsanesi de batılı araştırmacıların İleri sürdüğü bir görüştür. 

Tarihte Arap adına ilk olarak Asur kaynaklarında rastlanmıştır. Asurlular, bugünkü adı Arabistan olan bölgedeki çöllerde göçebe olarak yaşayan Semitik topluluklara Arabaya diyordu. Bu isim daha sonra değişime uğrayarak Arap şeklini almıştır.                                                                                                      Arap kelimesinin geçtiği söylenen bu en eski kaynak, M.Ö. 9.yyda Asur kralı 3. Shalmaneser (Şulmanu Aşâred) zamanına ait metinlerdir. Hama?nın kuzeyindeki Karkar?da, M.Ö. 853 yılında Asurlularla bölgedeki 12 krallığın oluşturduğu koalisyon güçleri arasında gerçekleşen savaşın anısına dikilen bu tek parça taş abide üzerinde önemli bilgiler yer almaktadır. Burada Asur kralı savaşın ayrıntılarından bahsederken, Arap Gindibu?nun(Gindibu; emirin kendisine ?melik? anlamında verdiği bir lakaptır.) 1000 deveden oluşan destek kuvvetiyle rakip orduda yer aldığını kaydediyor. Bazı araştırmacılar, Asurların sözü geçen metnindeki Araplardan kastedilenin; meşîha yani bir nevi kabile emirliği düzeninde yaşayan komşu bedevî kabilelerdir. Asurlularla ilişkileri iyi olmayan bedevî emirliklerin etkinliği siyasî şartlara ve emirin gücüne bağlı olarak azalıyor veya artıyordu. Âsur yazısında hareke sistemi olmadığı için Karkar monolitinde geçen ?Arap? kelimesinin okunuşunda ihtilaf vardır: (Aribu, Arubu, Aribi, Urbi, Arabi gibi). 

Yine Akad kralı Sargon?un (M.Ö.2371-2315) Meluhha ve Magan bölgelerine düzenlediği askerî seferleri anlatan Babil kitabelerinde de ?Arap? kelimesinin geçtiği söylenmiştir. Ancak araştırmacıların üzerinde ittifak ettikleri en eski metin yukarıda değinilen Âsûrî belgedir. ?Arap? ifadesine M.Ö. IX. yy.?daki metinlerde daha sık rastlanmıştır. Arap kelimesinin K.Mukaddes geleneğinde, Bible bilginlerinin iddiasının aksine bir soy veya millet anlamını çağrıştıracak şekilde kullanıldığının bir başka kanıtı, Targumim geleneğine ait Jonathan Targum?unda, Beş Kitap ve diğer metinlerde Hz. İsmail?in oğulları arasında sayılan ?Kedar? isminden ?Arap? şeklinde bahsedilmesidir. Babil ve Kudüs Targumlarına dair sözlükte de Arap kelimesi ?İsmail?in oğlu? şeklinde karşılanmıştır.

İslamcı yazar Hakkı Dursun Yıldız, Arap kelimesinin kökeni ile ilgili değişik görüşleri özetledikten sonra, İbranicede ?kara ülkesi? veya ?step? manasına gelen ?arabh? ya da göçebelerin hayatını ifade eden ?erebh? etimolojilerini daha inandırıcı bulduğunu ifade etmektedir. Oysa kendisi, kelimenin etimolojisinin Mezopotamyalılar tarafından Fırat?ın batısında oturanlar için kullanılan Sâmî kökten türemiş ?batı? manasına gelen bir kelimeyle ilişkilendirilmesini, bir milletin başka bir millete nispetle kendi coğrafi durumunu gösteren bir kelimeyi ad olarak almasını makul bulmadığını söyleyerek te eleştirmektedir. 

En eski Yunan-Latin kaynakları Araplar hakkında Saraceni, Saracenes ve Saracenus ifadelerini kullanmıştır. Bununla kastedilen Bâdiyetu?ş-Şâm, Sina yarımadası ve Edom yakınlarındaki çöl bölgelerinde yaşayan Arap kabilelerdir. Kelimenin anlamı M.S: özellikle 4-5. ve 6 yy? da bütün Arapları kapsayacak şekilde genişlemiştir. Öyle ki, kilise kâtipleri ve dönemin tarihçileri Arap lafzını neredeyse hiç kullanmamış, bunun yerine Saraceni terimini tercih etmişlerdir. Ortaçağ?da Hıristiyanların bütün Arapları hatta bütün Müslümanları nitelemek için kullandıkları bu tabiri ilk kez zikreden M.S: 1.yy?da Nero zamanında yaşayan Yunanlı fizikçi ve Farmakolog Pedanius Dioscorides?tir. 

Arapların Yaklaşımı: Buraya kadar Araplarla ilişkilendirilen bazı terim ve nitelemelere değinildi. Bunlar Araplara başka milletlerce verilen isim ve/veya sıfatlar olduğu için Arapların kendilerini nasıl gördükleri ve tanımladıklarıyla ilgili bir fikir vermemektedir. Hemen ifade etmek gerekir ki, Araplarda milliyet bilincinin ne zaman ortaya çıktığı tam olarak bilinmemekle beraber, bazı bilginlerin tahminine göre, M.Ö: 1.yy?dan daha öncesine giden bir millî şuurdan bahsedilemez. Somut olmasa da kimi farklı kaynakların Arap kavramını kullanımı dışında, Arap teriminden bir millet ismi olarak söz eden ilk metnin, K.Kerim olduğu Araplar tarafından kabul edilmektedir. Bununla birlikte, yukarıda değinilen Asur metninde ve K.Mukaddes dâhil diğer klasik dönem eserlerinde Arapları veya Arabistan?ı nitelemek üzere kullanılan terimlerin (Aribi, Aribu, Erebh) bedevî, çölde yaşayan, çöl vs. anlamlara sahip olması, Arap teriminin orijinal anlamını yansıtmadığı yine Araplarca ileri sürülür. Ayrıca Sâmî diller açısından bakıldığında bu kök anlamının Arapçada bulunmaması dikkat çekicidir. 

Özetle, Arap kelimesinin kök ve iştikakında farklı anlamlar ortaya çıkmaktadır. ??Diğer Sâmî dillerde yer alan ?bedevî? veya ?çöl? anlamının, tekil kullanımı olmayan ve diğer iştikakları bilinmeyen bir kelime ile temsil edilmesinden hareketle, (???) kökünün temel anlamının açık ve fesih konuşmak olduğu söylenebilir. Nitekim i?rab, ta?rîb, mu?rib gibi terimlerde bu anlamın yansıması görülmektedir.?? 

Arapların soyu: İlk yaratılmış insan ve ilk peygamber Hazret-i Âdem?in Arabistan toprakları üzerinde dünyaya geldiği belirtilir. Hazret-i Âdem'den sonra birçok peygamber gelir. Bunlardan Hazret-i Nuh?un, insanlığın ikinci babası olduğu ileri sürülür. Araplar, Hazret-i Nuh'un üç oğlundan biri olan "Sam"dan türemişlerdir. Bu yüzden ülke toprakları üzerinde ilk yaşayanlara "Samiler" adı verilir. Arap yarımadasındaki insanlar, Güney?den ve Batı?dan gelen kavim ve topluluklardan Semitik kökenli, "Sami" veya " Semitik" adı verilen tek bir soya aittirler. "Sami" kavramı, Bereketli Hilal bölgesinde yapılan arkeolojik araştırmalar sonucunda, bölgede İbrani, Arap ve Habeşlilerin yanı sıra "Semitik" insanların, dillerinin ve medeniyetlerinin varlığını ilk kez fark eden "Eski Ahit" ilim adamları tarafından ortaya atılmıştır. Eski Ahit'e ait soy ağaçlarının ışığında, Sam ya da Shem'in ve devamında Nuh'un soyundan gelenlere ya da bu soyun dilini konuşmuş olan eski Yakın Doğu kavimlerinin tamamına "Sami" adı verilmiştir. Bu ünvan genel kabul görse de, iki sebepten dolayı karşı çıkılır. Birincisi, eski Ahit'e göre Nuh Tufanı'ndan sadece Nuh ve oğulları kurtulmuştur. Kutsal kitaplar, Gılgaméş Destanı ve birçok Sümer destanında da, tufandan kurtulmak için her cinsten bir çiftin bindiği geminin konduğu dağ, Cudi olarak belirtilir. M.Ö 3000?lerde okyanus yüzeyinde yükselmeler olduğu bilimsel olarak da belirtilir. Basra denizinin toprak düzlemine yakın seviyede oluşu bu yıllarda zeminle ve zamanlamayla çakışması durumu vardır. Ayrıca Kur'an, tufanın Nuh'un kavmine ceza ve diğer insanlara ibret olması için verildiğini belirtirken, bir nedenin de, aslında artan nüfusa bir tepki olarak da kuzeye taşındığıdır.  İkinci nedense, Batı'nın yahudileri hariç, Sami ismi verilen toplumların hiçbirinin kendilerini Shem'in ya da Nuh'un biyolojik torunları olarak görmemeleridir. Eski Yakın Doğu insanları kendilerini ırka göre değerlendirmezler. Onlar için temel kıstaslar dil, din, kültür ve içinde yaşadıkları siyasi rejimdir. O dönemlerde, İbraniler dışında Arabistan'da ırk kavramı yoktur. Önderlik konuya ilişkin: ?O dönemler kimse, hiçbir kabile ?Ben Arap?ım, Asur?um, Kürt?üm? demez. En çok kendi kabilesi ve bağlı olduğu tanrı adıyla kendine kimlik takar. Öyle adlandırılmak ister.? diyor. Gerçekte Arabistan bölgesinin aktörleri yerlilerdir. Fenikeliler ve İslam hakimiyeti altında Mısır'a yapılan göçler hariç, bölgedeki hareketler dışarıdan içe ya da içeriden dışarı olmamıştır. Bu nedenle bölgede sadece dahili nüfus hareketlerinden bahsetmek olasıdır.  

Yine bu konuya dair farklı bir bakış açısı da; İbrahim'in farklı annelerden İsmail ve İshak isminde iki oğlu olmuştur. İslam geleneğine göre İslam peygamberi Muhammed'in ve Arapların atası, İsmail'dir. Öte yandan Yahudi ve Müslüman kaynaklarına göre İshak'ın oğlu Yakup'un soyundan gelenler İsrailoğulları'nı meydana getirirler. 

Arapların soyuna ilişkin bir başka yaklaşım ise; Arabistan çölünden son çıkışı gerçekleştiren Semitik kabileler olduklarıdır. Birinci dalga MÖ 6 binlerde Mısır ve Aşağı Mezopotamya?ya doğru gelişerek, burada oluşan yeni kültüre karışıp Mısır ve Sümer uygarlığının ortaya çıkmasında rol oynamıştır. İkinci Semitik dalga MÖ 3 binlerden itibaren gelişmiş, Mısır ve Sümer uygarlıklarına ucuz işgücü olarak sürekli akıp durmuştur. İkinci Semitik dalga, MÖ 2 binlerde güçlü kabile şeflerinin önderliğinde, Sümer uygarlığında hanedanların değişiminde etkili olmuş; bu tarihlerden itibaren kent yönetimlerine geçmişlerdir. ?Amorit? olarak adlandırılan bu kabileler, bu tarihlerden itibaren önce Babil, sonra Asur İmparatorluğunu oluşturmuşlardır. Maden ve orman ürünlerine duyulan ihtiyaç nedeniyle kuzeye doğru harekete devam eden bu Semitik kabileler ve hanedanlar, Kürtlerin Kök-Ataları olan Horritler?le karşılaşmışlardır. Tarihte tespit edildiği kadarıyla MÖ 2 binlerden beri ilişki ve çelişkileri devam eden bu iki kökenden kabilelerin artıkları, başta Harran olmak üzere, Orta Mezopotamya?da halen iç içe yaşamaktadır. Bu kabilelerin bir karışımı da Hz.İbrahim?in öncülük ettiği İbrani kabile boylarıdır. Bu boyların Semitik ve Aryen kökenden ortak ilişkilere sahip oldukları anlaşılmaktadır. İlk kültürel sentezi temsil ederler. ?İbrahimi gelenek? bu sentezi geliştirerek, tek tanrılı dinlerin büyük çıkışını temsil ediyor. Coğrafi olarak Arap yarımadasını incelemek, içinde yaşanılan toplum ve tarih açısından ele almak önemli ve önceliklidir. Çünkü coğrafya insanoğlunun yaşamı üzerinde etkilidir. Coğrafya ve tarih arasındaki bağlantıyı salt fiziki ve elverişli doğa parçaları olarak dar ele almamak gerekir. Zira coğrafyanın iklim, bitki örtüsü ve hayvancılığıyla neolitik toplum şekillenmesi arasında kopmaz bir ilişki vardır. Bu bakımdan tarih bu şansı Verimli Hilal?e vermiştir. Onun için büyük bir coğrafyaya sahip olan Arap halkının kaldığı coğrafik yapıyı kısaca tanıtmak, halkın yaşam koşullarını da açığa vuran bir başka etken olacaktır. ??Arap yarımadası, en geniş yerinde 1200 mil, en uzun yerindeyse 1500 mil'e ulaşan büyük bir kara parçasıdır. Kuzeydeki Asya ile onun batı ucundaki Akdeniz yeşil bir iklime sahiptir ve topoğrafyasında Arap Yarımadasından farkını hemen belli eder. Asya?nın güney ucu, yani Arap yarımadası kurak, yağışsız bir iklime sahiptir.?? Haritaya bakıldığında doğu uçtaki Mezopotamya'da görünen yeşilliğin kaynağı, Fırat ve Dicle nehirleridir. ??Yarımada, kuzeybatıda Akdeniz, batıda Kızıldeniz, güneydoğuda da Fars Körfezi ve Hint Okyanusu'yla komşudur. Batı kıyılar ve güney kısmın güneybatı ucu ise Hicaz dağları tarafından çevrilmiştir.?? İşte bu güney uçta eskiden beri saadet ülkesi ya da bereketli Arabistan olarak adlandırılan, Yemen bulunur. Bu coğrafi çeşitlilik kendisini topoğrafyada da göstermiştir. Arap yarımadasında topoğrafik olarak iki farklı bölgeden söz edilebilir. Biri, anakara olarak da adlandırılabilecek yarımadanın büyük bölümü, diğeri ise daha dar bir alanı kaplayan ve anakaradan belirgin olarak ayrılan Kuzeydeki yeşil alanlar ve batıda Hicaz, güneybatıda Yemen'in oluşturduğu sulak, yeşil ve verimli alanlardır. Çöl, yani anakara seyrek nüfusluyken, verimli alanlar ise insanla kaynamaktadır. Fakat çöl, verimli alanları birbirine bağladığı için, iki bölge arasında yoğun bir etkileşim yaşanmış ve bölgenin tarihi üzerinde belirleyici olmuştur. 

Bölgedeki yeşil alanlar da kullanımları bakımından birbirinden ayrılır. Kuzeybatı ve güneybatı kesimi insanın kullanabileceği cömert bir yeşillik sunarken, kuzeydeki yeşillikler, verimli olmayan dağsal tropik renklerden öteye geçmez. Güneyde ise diğer iki bölgenin karışımı görülebilir. Bir yanda alabildiğine verimli ovalar ve hurma ağaçları, diğer yanda ise çorak yeşil alanlar. Bu durum, çöl iklimine geçiş alanlarında daha da belirginleşir. 

Bu tomografik şartlar, bölgede yararlanılan hayvanları da belirlemiştir. Sanılanın aksine Arap çölü hayvanlar için geniş bir bitki örtüsüne sahiptir. At, M.Ö 1500 yıllarında Arabistan?da hem estetik bir yaratık hem de bir savaş aracı olarak belirmiştir. M.Ö 1500 -900 yıllarında bölgeye gelen Ari kabileler tarafından etkili bir savaş aracı olarak kullanılmış, bu kavimlerin bölge üzerinde yaptıkları etkilerde belirleyici olmuştur. Daha sonraki süreç içinde de, ?burada bulunan kentlerin bir avantajı, üç imparatorluğa göre bir çevre konumunu teşkil etmeleridir. Hiçbir İmparatorluk buraları bir türlü sınırlarına tam olarak dahil edememiştir. Çöl, adeta doğal bir savunma denizi rolünü oynamaktadır. Demire, kılıç gücüne, ata kavuşan Arap kabilelerine hiçbir düzenli ordu gücü dayanamamaktadır. Devenin bir çöl gemisi olarak ticarette oynadığı rol, yeni kavuşulan Arap atları ve kılıçlar çölün doğal savunma gücüyle birleşince aslında stratejik tarihi aşamanın en temel koşulları, olgunlaşmış bulunmaktadır. Önderlik :??Yöre kabilelerinin savunmada kullandıkları at ve devenin hikayesi, Kuran?daki Ebabil kuşlarının attığı taşlarla Habeş ordusunu perişan etme öyküsünün dinsel anlatımıdır? der. İşte bu şartlar altında estetiğin ve savaşların belirleyici bir öğesi olarak kullanılan at; Arap dili üzerinde de etkili olmuş, Arapçaya atla ilgili iki yüzden fazla kelime girmiştir. Tüm bunlara karşın, atın bölgenin coğrafyasına uyum sağlamada zorlandığı söylenebilir. Kurak iklimlere ve yumuşak topraklara alışkın olmayan atlar, üstünlüğü bölgeye uyum sağlamada kendisinden çok daha ileride olan deveye kaptırmıştır. Yumuşak topraklarda ayak yapısı gereği zorlanmadan yürüyebilen, kurak iklimde günlerce su ihtiyacı duymadan ağır yükler taşıyabilen deve, bölge insanı için vazgeçilmez bir binek olmuştur. Deve susuz kaldıkça sütü daha tatlı ve tuzlu hale gelir ki, bu da çöldeki uzun ve yorucu yolculuklarda sahibi için onu vazgeçilmez kılar. Deve, Arabistan'da M.Ö 2000?li yıllarda evcilleştirilmiştir. ??M.Ö. 3000 yıllarında İran'da ve Türkistan'da Bactrian develerinin kalıntılarına rastlanmışken, develerle ilgili ilk devasa yapılara ve tabletlere ise M.Ö 1100 yıllarında geleneksel ell-halef sitelerinde rastlanmıştır.?? Deve de at gibi Arapların savaşlarında etkin rol oynamıştır. Araplar deveye de at ve aslan için yaptıkları gibi yaş, cinsiyet, renk ve fiziki karakterlerine göre sayısız isim verirler. Bu gelenek hala sürer.  Arabistan vahaları ve verimli toprakları her zaman insanla doluydu. Çöl kıtlığı, sağladığı sıkı hayat şekliyle insan karakterini şekillendirmeyi, insana bazı özel farklılıklar kazandırmayı, insani ve sosyal özelliklerin gelişmesini sağlamıştır. Disipline olmak için içgüdüleri kontrol altına alma, cömertlik, grup sadakati, zihni meşguliyet, tasavvur ve tasvir yeteneği gibi özellikler çöl hayatının zorlayıcılığından dolayı kazanılmıştır. Çöl insanları zorlasa da hayatı imkansız hale getirmemiştir.  

İlk zamanlardan itibaren, Arabistan halkı kuzeydeki verimli alanlara doğru göç etmişler. Yaya olarak ya da merkeple göç ettikleri için çölün çevresinden dolaşıp, suya ulaşabilecekleri vahalardan uzaklaşmamışlar. Kuzeye yaptıkları bu yolculuklar sonucunda Mezopotamya'ya gelmişlerdir. Bu gerçek, Sümerlerin Akadları güneyden gelen göçebeler olarak tarifine uygun düşer. Devenin ehlileştirilmesinden sonra doğudan batıya doğru göçler de gerçekleşmeye başlamıştır.

?

(Bu yazının devamını sitemizde pdf dosyası olarak ?Kürdistan?da Yaşayan Halklar ve İnançlar? konulu Komünar dergisinden okuyabilirsiniz.)


Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.