RUMLAR

27 Haziran 2019 Perşembe

Konumuz, Kürdistan?da yaşayan halklar olan Rumlara ilişkindir. Biz de bu halkı, adeta Kürdistan?ın en ücra köşesine kadar araştırmaya çabaladık. Rumlar Kürdistan?da 20. yüzyılın yarısından sonra bile yaşamışlardır.




Bir ülkede, eğer bir toplumdan bahsedersek o halka gösterilecek en kıymetli davranış; nicelikleri ne olursa olsun yuvarlak, genel tabirler kullanmadan o halkın yaşadığı en ücra köşeye inip, onların gözünden onlara bakmaktır. Halklar hakkında genelleme yapmak, tek kavrama hapsetmek, pozitivist mantığın tarih yaklaşımıdır. Hele anlamını bilmediğimiz halde kulağımıza ezberci sistemin ağzından bulaşan kimi kavramlar vardır ki halkları ezim ezim ezmektedir. Misal küfür olarak şebek deriz dürzi deriz kafir deriz. Maalesef bu diğer halkları küçümsemektir, baskılamaktır. Dilimize pelesenk olan zehri çiğneyip, kusup atmadıkça doğru bir hesaplaşma içinde olamayacağız. Toplumların yaşantılarını ne denli derinlemesine açıp, anlatabilirsek bu toptancı tarih anlatımını, gelenekselleşen klişeleri o denli aşabiliriz. Türkiye coğrafyasının etnik yapısı çeşitlidir. Konumuz, Kürdistan?da yaşayan halklar olan Rumlara ilişkindir. Biz de bu halkı, adeta Kürdistan?ın en ücra köşesine kadar araştırmaya çabaladık. Rumlar Kürdistan?da 20. yüzyılın yarısından sonra bile yaşamışlardır. Elimizdeki kaynaklar Rumlar?ın Kürdistan?da hala yaşadığını söylemese de yaşamadığını da söylememektedirler.  Şu sonuca varıyoruz: Rumlar; Türkiye?nin çeşitli bölgelerinde(Karadeniz, Marmara, Ege, Trakya vb.) gerek ?gönüllü? asimilasyonla kendilerini inkar edenler, gerekse faşizmin korku imparatorluğundan ötürü aslını inkar edenler ve her şeye rağmen var olduğunu nazikçe söyleyenler olmak üzere hala yaşamaktadırlar. Aynı durum Kürdistan?daki Rumlar için de geçerlidir. Konumuz Kürdistan?daki Rumlar olduğundan farklı bölgelerde yaşayan Rumları işlemeyeceğiz. Ama benzerlikler olduğundan Anadolu ve Mezopotamya?da yaşamış, yaşayan Rumların etimolojik kökenleri, kültürleri, dilleri, bir bütünen yaşamlarını ele alacağız. 

Rum: Doğu Roma İmparatorluğu sınırları içinde yaşamış ve Roma yurttaşı haklarına sahip olmuş halk veya kişidir. Bu kimselerin çeşitli etnisiteye sahip bireylerden oluşan bir topluluk olmalarına karşın ilerleyen zamanda bu kimselerin konuştukları Latinceyi bırakarak Yunancayı benimsemeleri ve çoğunluğun Müslümanlardan oluştuğu yerlerde yaşamaları nedeniyle daha sonradan bu kelime, Yunanistan dışında Müslüman ülkelerde oturan Yunan asıllı kimseleri ifade etmede kullanılmıştır. Tarihte Doğu Roma İmparatorluğunu oluşturan 6. yüzyıla kadar Latince konuşan, 6. yüzyıldan sonra Yunanca konuşan kimselere Müslüman ülkelerde Rum denirdi. Rum kelimesi herhangi bir dini/mezhepsel anlam taşımamakla birlikte Rumların tamamına yakını Doğu Ortodoks Kilisesi mensubudur. Bu tanımdaki Rum sözcüğü Helen kökenli Rumları kapsar. Diyar-ı Rum'da (Anadolu'da) yaşayan ve farklı dinlere ve etnik gruplara mensup olan kimseler için de ?Rumi? denir. Köken Bilim: Rum sözcüğü etimolojik ve tarihsel kullanılışıyla Roma'dan kaynaklanmıştır. Bu sözcükle "Roma imp.da yaşayan kimse", "Romalı", "Anadolulu" gibi anlamlarının da karşılığı olduğu söylenir. Eski Türkiye Türkçesinde Anadolu'ya Diyar-ı-Rum yani ?Roma ülkesi? denirdi. Yine ?Rumeli? ismi, Osmanlı İmparatorluğu'nun Doğu Roma İmparatorluğu'ndan fethettiği topraklara verdiği Türkçe isimdir. Osmanlı Türkleri, Avrupa'ya ayak bastıktan sonra, burada fethettikleri yerlere Rumeli adını verdiler. Rumluk ırki birlikten yoksundur. Çeşitli kavimler dinleri bakımından "Rum" adıyla anılmışlardır. Mezhep bakımından Sırplar, Bulgarlar ve Ulahlar Ortodoks olduklarından Rum Cemaati (Rum Milleti) kabul edilmişlerdir. Onların yaşadığı Balkan toprakları da Türkler tarafından "Rumeli" olarak adlandırılmıştır. "Yunan olmak" ve "Rumluk" aynı şey değildir. 

 Tarihçe: Türkçede Rum denince, Hıristiyan Ortodoks mezhebinden olan ve Yunanca konuşan kimse anlaşılır. Rum, Romeos (Romalı) sözcüğünden bozularak günümüze ulaşmış bir terimdir. Tarih içinde siyasi, ekonomik, kültürel anlam değişikliklerine bağlı olarak başka anlamlarda da kullanılagelmiştir. Constantino polis'te yaşayan halkın kendisine Roma vatandaşı anlamında Rum demesi, Caracalla'nın, 212'de ilan ettiği ve Roma İmparatorluğu içinde serbest yurttaş olan (köle olmayan) tüm halkı eşit yurttaş sayan tarihi kararına kadar eskilere götürülebilir. Konstantinopolis halkı Bizans döneminde kendisine "Rum",?Romeos? demiştir. 

Rum?ların Tarihinde Önemli Dönemeçler: 9-13.yy'lar arasında Rumlar kendilerine tehdit oluşturan iki düşman gördü: Batıda Katolik Dünya ve Doğu'da İslam dünyası. Rum dünyasının Türk yönetimi altına girmesi Konstantinopolis'in(şimdiki adıyla İstanbul) alınmasından çok önce, 11. yüzyılda Türklerin Anadolu'ya girmesiyle başlar. Bu dönemden başlayarak, Rumların tarihi doğrudan ve kesintisiz bir biçimde Türklerle ilişkilidir demek(olumsuz-olumlu manada)yanlış olmayacaktır. Anadolu'da Rum toplumunun Türk-İslam yönetimi altında yaşamaya başladığı döneme sonraları Turkokratia(Türk yönetimi)demişler ve böyle bir egemenliğin bilincini taşımışlardır. Türk boylarının Anadolu'ya yönelmelerinin ideolojik gerekçesi güya ?cihattı?. Bu topraklarda iki farklı toplum karşı karşıya gelmişti: Yerleşik Hıristiyan toplum ve göçebe ya da yarı yerleşik bir toplum olan Müslüman Türkler. Güçsüzleşen ve yoksullaşan Bizans devletinin ordusu direnemiyordu. Ağır vergiler altında ezilen Rum halkı ise Türklerin ilerlemesine karşı çıkamıyordu.1373'ten sonra Bizans artık atıl durumundaydı; hareket özgürlüğünü bütünüyle yitirmişti. Türk yönetimi altında yaşayan Rumlar ikinci sınıf halk muamelesi görüyordu, ?kafir? sayılıyor, cizye ödüyor, çocuklarını devşirme usulü yüzünden kaybedebiliyordu; ama yine de koşulları görece daha iyi buluyorlardı. İmparatordan sonra en önemli kimse olan Lukas Notaras'ın ünlü ?Latin başlığını görmektense kentin içinde Türk'ün sarığını görmek daha iyidir!? sözü bu kıyaslamanın özetidir. Yaklaşık 400 yıl içinde (1071-1453) Anadolu Rum nüfusunda büyük bir düşüş oldu. Özellikle Anadolu Selçuklularının ortadan kalkmasından sonraki karışıklıklar, istikrarsızlık ve güvensizlik yıllarında nüfus azalması hızlı olmuştur. Ürün talanları ve köleleştirmeler bu dönemde sıklaşmış ve büyük yerel cemaatler erimiştir. 


Selçuklu Döneminde Durum: Anadolu Selçuklularının ve sonraları Osmanlıların Anadolu'ya egemen olmalarıyla, Anadolu'da yaşayan Rumlar politik ve kültürel merkezleri olan Konstantinopolis'in, Rum yönetici "aristokrasisinin, Ortodoks kilisesinin ve genel olarak Bizans'ın ekonomik etkilerinden ve etkinliklerinden yoksun kalmışlardı. Rumlar, ikinci sınıf halk olarak görüldü. Ortodokslar kimi ek vergiler verirdi, bu cemaate pek anlamı olmayan ve yalnız düşük statülerini vurgulamaya yönelik kimi ilkeler -giyimde zorunlu renkler gibi- uygulanırdı, adalet önünde Müslümanlarla eşit konumda değillerdi, arada devşirme yöntemi ile çocuklarından oluyorlardı. Bu ikinci sınıf cemaat statüsü, Rumların kendi (dinlerinden ve soyundan olan) devletlerini yitirmelerinin kaçınılmaz sonucuydu. Bu koşullar altında halkın büyük bir bölümü genellikle ??serbest iradeleriyle?? dinlerini değiştirip Müslüman oldu. Birkaç yüzyıl içinde "Diyar-ı Rum, Türklerin yeni yurduna dönüştü. Osmanlı Dönemi: 1453'te Konstantinopolis'in fethinden sonra Rumların yaşamında köklü değişiklikler oldu. Cemaatlerin varlığı, dinleri ve kimi hakları resmen tanındı; Fatih, Teodoros Agallianos'un söylevlerinden anlaşıldığına göre, Bizanslı danışmanlarının tavsiyesi doğrultusunda Ortodoks kilisesini yeniden kurdurdu. Zaten Rumlara sağlanan ayrıcalıkların temelinde, Batı'yla olası bir işbirliğini engellemekti. 19.yy'a girerken Osmanlı Devletine karşı Rumların direnci başladı. Kosmas Aitolos(1759-1779) dini kullanarak cemaat kimliğini vurguladı ve idamına kadar bir tür etnik bilinci yaygınlaştırmaya çalıştı. Osmanlı yönetimi de kiliseye karşı daha kuşkulu oldu.1829'da Yunan devletinin kurulması Rumların yaşamında önemli bir aşamadır. O güne dek Osmanlı yönetimince bir cemaat olarak algılanan Rumlar, birden yabancı bir devletin, Yunan devletinin uzantısı, hatta beşinci kolu diye algılanmaya başlandı. ''Osmanlılar" bu cemaate karşı güvensizlik duydu; Rumlar da Osmanlılara karşı yabancılaşmaya başladı.

Cumhuriyet Dönemi: İstanbul Rumları ve Patrikhane(Batı Trakya Türkleri, genelde Müslümanlar) mübadelenin dışında bırakıldılar. Bunun nedeni açık biçimde dile getirilmemiştir. Mamafih iki neden akla gelir: Birincisi Patrikhane geleneğini(dinsel-kültürel bir amaçla ya da politik art niyetle) sürdürmek isteyen Hıristiyan ve özellikle Hıristiyan Ortodoks dünyanın bir cemaate gereksinim duyması ve bu yönde ağırlığını koyması, ikincisi İstanbul Rumlarının mallarının yüksek değeri yüzünden tazmin edilmesinin zorluğu.

M. Kemal Dönemi: Genel olarak Cumhuriyet döneminde Rumların eşit yurttaş konumunda bulunmaları, örneğin memur ve yüksek memur statüsünde olmaları, askeri okula alınmaları ve subay olmaları, yani güvenilip devlet yönetimine katılmaları bu dönemde kısıtlandı. Zaman zaman kimi çevrelerce bu azınlık grubuna karşı Türk Ocakları tarafından Vatandaş Türkçe konuş kampanyaları gibi taciz politikaları uygulandı. Rum azınlığa karşı resmi konumda olan uygulamalar da oldu. II. Dünya Savaşı yıllarında 18-45 yaş arasındaki Rum erkekler askere alınıp 5.000 kişilik gruplar halinde Anadolu'ya çalışma kamplarına gönderildiler. İşçi Alayları ismindeki bu ?özel? birimlere alınan askerlere silah verilmeyip angaryalarda çalıştırıldılar.

Rumların Altın Devri: Tanzimat ve Islahat Fermanı gibi reformlardan sonra, 19. yüzyılın ortalarından 1908'e kadar olan yıllarda, Rum cemaati en parlak dönemini yaşadı, özellikle Batılı devletlerin ticaret işlerinde aracılık yaparak zenginleşti. Rumların bir kesimi tüccar, İngiliz ve Fransız tüccarların komisyoncuları, aracıları ve banker (sarraf) olarak önem kazandılar. II. Abdülhamid döneminde (1876-1909 da)bankerler devlete kredi verir konumdaydılar. Ayrıca kimi Rumlar hekimlik, mühendislik, avukatlık, öğretmenlik alanlarında da önemli mevkiler elde ettiler. Avrupa kökenli şirketlerde önemli idari görevler üstlendiler. Kalifiye işçi statüsünde olan işçiler de genellikle Rumlardı. Yine 1945-1954 arası Rumlar için kısa ama rahat bir dönemdi. NATO çerçevesi içinde iki ülkenin(Türk-Yunan) yakınlaşması ve yumuşayan uygulamalar sonucunda, Rumlar geleneksel ticaret faaliyetlerini sürdürebildiler. Yine bu döneme kadar kültürel olarak, çok geniş ve etkili bir kültür ile eğitim gelişmesi de sergilediler. Sadece İstanbul da 26 dernek(silogoi) kurulmuştu. 

Rumların Siyasal-Hukuksal Konumları ve Gittikçe Kötüleşen Tablo: Rumlar, Osmanlı Devleti'nin "millet sistemi" içinde ?özel? bir statüde yaşadılar. Rumlar sakal bırakamazdı, belli renkte giysi giymeleri gerekirdi, kaldırımda yürüyemez, ata binemezlerdi. Evleri taştan ya da çok katlı olamazdı. Kürk giymeleri izne bağlıydı. Rumlar, siyasal haklarının sınırını genişletmek için kimi zaman Osmanlı yöneticilere ricalarda bulundular, zorladılar, bazen de Osmanlı sınırları dışında ittifaklar aradılar. Yabancı devletler bu durumu fırsat bilip Hıristiyanları koruma üzerinden Rumlardan ve genel olarak ?gayrimüslimlerden? yana girişimlerde bulunsalar da Osmanlı Devleti bunu içişlerine müdahale olarak algıladı. Sonuçta, Rumlarla Osmanlı Devleti arasında kuşkuyu, güvensizliği artırdı ve huzuru bozdu. Balkan Savaşı ile ve özellikle 1. Dünya Savaşı'nda Osm. Devleti ile Yunanistan'ın farklı ittifaklarda yer almış olmaları sonucunda gerilim arttı. Rumlar yabancı bir devletin yandaşları gibi algılandılar. Trakya, Karadeniz ve Ege bölgelerinde Rum cemaatler yaşadıkları yerlerden Anadolu'nun içlerine sürüldüler. 1914-1918 arasında amele taburları oluşturulup, Rum erkekler pratikte bir tür toplama kampı olan bu ?özel? taburlarda toplandı. Kasım 1915 tarihli yasayla kıyılardan Anadolu'nun içlerine doğru tehcirler devam etti. 

Ermeni soykırımının son yıllarda biraz daha yüksek sesle konuşulması olumludur ama 1914-21 arasında Pontus Rumlarının(özellikle Karadeniz?de)uğradığı soykırım neredeyse hiç konuşulmuyor. 1894 yılında Abdülhamit?in Ermenilere yönelik katliamlarıyla başlayıp, 1915?te İttihat ve Terakki yönetimi tarafından 1,5 milyon Ermeni ve 300 bine yakın Süryani?nin hayatına mal olan Büyük Hıristiyan Soykırımı?nın son etabıdır Pontus Rum Soykırımı.1914-1921 yılları arasında Amasya, Samsun, Giresun?da 134.078, Niksar?da 27.216, Trabzon?da 38.434, Tokat?ta 64.582, Maçka?da 17.479, Şebinkarahisar?da 21.448 olmak üzere 1921-23 yılları arasında ve Mübadele yollarında hayatını kaybeden 50 bin insanla birlikte toplam 353 bin Pontuslu Rum soykırıma uğratılmıştır. Soykırım süreci üç önemli siyasi iktidarın (Abdülhamit, İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Kemalistler) Osmanlı?nın geride kalan son toprak parçasındaki Hıristiyan uluslara yönelik peşi sıra uyguladıkları dünyada eşi benzeri olmayan ve Hitler?e de esin kaynağı olacak bir özelliğe sahiptir. Ancak bu soykırımın son etabının yani Pontus Rum Soykırımı?nın gerçekleştiği koşullarda içinde bulunulan konjonktürel durum çok farklıdır ve Rumları tümden imha etme etabı başlamadan önce de örneğin sadece Karadeniz?de katledilen Rumların sayısı 150 bine yakındır. Mustafa Kemal?in 1919 yılında Samsun?a gelişiyle bu süreç tamamen yok etme sürecine evrilecektir. 

?Emperyalizme, yedi düvele karşı bir kurtuluş savaşı? masalının gölgesinde bütün Karadeniz kana bulanmış ve 1923 yılında Lozan?da yapılan anlaşma neticesinde gerçekleşen mübadele ile de tüm olan bitenin üzerine sünger çekilip, adeta mal değiştirir gibi Osmanlı?dan geri kalan topraklardaki Ortodoks Rumlar ile Yunanistan?daki Müslümanlar yer değiştirilmiştir. Binlerce yıldır yaşadıkları topraklardan sürgün edilmiştir. Yani Pontus?taki Rumların soydaşı Yunanistan bile olan bitenin sorumlularıyla masaya oturup el sıkışmıştır. Yaşlı genç ayırt edilmeksizin kadınlara hatta çocuklara tecavüz edilir, çete reislerinin ve paşaların haremleri Rum genç kadınları ile doldurulur. Erkek çocuklar öldürülmezler ise Müslüman ailelere verilir. Samsun Bafra?da binlerce Pontuslu Rum boğularak öldürülür. Hitler?i henüz kimsenin tanımadığı, gaz odalarını kimsenin bilmediği bir zamanda kiliselere doldurulup diri diri yakılır binlerce insan. Baltalarla kafaları kesilir. Hitler boşuna Atatürk ve TC?yi idol aldığını belirtmemiştir. Onu destekleyen en önemli isimlerden biri olan ve hakkında soruşturma açılmasına karşı meclise yolladığı savunmasına ?Bütün Rumlarda bir devlet mefkuresi vardır. Fikrimizce, memleketimizdeki Rumlar bir yılandır. Bu yılanların zehirleri kadınlardır? sözleriyle başlayan Merkez Ordusu Komutanı Nurettin ?Paşa?dan da söz etmek gerek. Hakkında Meclis?te soruşturma açılan bu soykırımcıyı, Meclis?teki bu soruşturmaya itiraz ederek onu nasıl kurtardığını bizzat Mustafa Kemal Nutuk?ta açıkça dile getirir. Koçgiri Kasabı olarak da anılan Nurettin ?Paşa? vahşetinden Rumların yanı sıra Rumlara destek olduğundan şüphelendiği kesimler de nasibini alacaktır. Soykırımın ardından Mübadele anlaşması ile artık tüm Rum mal varlığına el konulup cumhuriyet kurulur. Türk-Rum mücadelesi Anadolu'da ve Trakya'da 1925'te tamamlanan nüfus mübadelesiyle sonuçlandı. Anadolu'dan Yunanistan'a bu yıllar boyunca 1-1,5 milyon olduğu tahmin edilen bir nüfus kayması olmuş olup, Türkiye'ye ise yaklaşık 600.000 muhacir geldi. Etnik arındırma böylece resmen uygulanmış ve onaylanmış oldu. 

Kürdistan Rumlarının Sosyo-Kültürel Yaşamları: Uygarlıkların beşiği olan Mezopotamya?da, Rumlara yapılan uygulamalar Türkiye?nin diğer coğrafyasındaki kadar olmasa da o dönem rejimlerinin ya bizzat kendi elleriyle ya da yerel halkları kışkırtıp Rumlarının canına, ırzına, malına vb. göz dikip ya kaçırtmış ya zorla kendi dinine ve diline geçmesini istemiştir. Bu da olmazsa ?gönüllü!? erimeye davet etmiş, gelmeyenleri ?vatan haini?, ?din dışı? ilan edip soykırımdan geçirmiş, bunları yapamadığı, karşısında meşru müdafaa gördüğündeyse bu defa da ?gönüllü göçe? zorlamıştır. Kürtler de o dönemki devletlerin galeyanına gelip, halkların kırımına maalesef katılmışlardır. Bu da Kürtlerin masum suçsuz olduğunu göstermez. Eğer amaç tarihteki acıları yarıştırıp, birbirine karşı kullanmak olursa kim daha çok ?acı çekti? nin çetelesi tutulur. Bu da hiçbir halkın yarasını saramayacağı gibi, deva olmaktan çok yarayı daha fazla kanatacağı aşikardır. Ama amaç tarihteki acıları paylaşıp Demokratik Ulus çerçevesinde yaraları sarıp çözüm olmaksa o zaman Kürtlerin de kıyımlarını vermemiz doğru hesaplaşma ve vicdanlı olmanın en temel ilkesi olacaktır. Kendi yurtlarında dahi egemenlerin onca kırımına maruz kalan Kürtler, adeta ?NAN?ın yurdunda NAN?sız bırakılmış? lardır. Bunca acı görmelerine rağmen, yeri geldiğinde egemenlerce tahrik edilseler de ?vatan borçlarını? yerine getirmekten de geri kalmamışlardır! Birçokları gibi ?masumiyetlerini? yitirdikleri zamanları maalesef yaşayabilmişlerdir. Kürdistan?da Rum Halkının yaşadıklarına ve genel tablonun akışına bakarsak:

Erzurum: 11.yydan sonra Türkler(şimdiki Erzurum ismi, şehrin ilk isminin Doğu Roma İmparatoluğu II.Theodosius?un ismiyle ilişkidir) Theodosipolis için ERZEN ismini kullanmışlardır. Basılan Selçuklu paralarında şehrin adı Erzenü?r- Rum, Erzen-i Rum, Erz-i Rum şekillerinde yazıldığı araştırma verilerimizin sonucudur. Daha sonra bu isim Arz- ı Rum olmuş ve son olarak bugünkü Erzurum şeklini almıştır. Erzurum?un vaktiyle Rumların şehri olup ismini de oradan aldığını öğrenmiş bulunuyoruz. Erzurum ile birlikte birçok ilçe, köy, mahalle ve nahiyesinde de Rumların vaktiyle yoğun olduğunu biliyoruz. Gezenek: Erzurum ilinin Şenkaya ilçesine bağlı bir mahalledir. Şenkaya'ya bağlı Gezenek Köyü tarihi süreç içerisinde Bizanslılar, Selçuklular, vb. değişik devletlerin egemenliği altında kalmış. Yavuz Sultan Selim'in Erzurumu 1514'de Akkoyunlular?dan alıp Osmanlı topraklarına katmasıyla Osmanlı egemenliği altına girmiştir. 1878-79 yıllarında (93 harbi) Rus istilasına uğrayan ve " Elviye-i Selase "(üç sancak bölgesi) içerisinde yer alan Oltu sancağına bağlı, Kosor nahiyesinin bir mahallesi olan "Örtülü mahallesi "(şimdiki Şenkaya) ve Bardız çayının yukarısında bulunan bütün köyler 1878 yılında yapılan Ayestefenos antlaşması ile Kars vilayetine bağlanarak harp tazminatı olarak Rus yönetimine bırakılmıştır. Bu gün mahallenin altından akan Bardız Deresi 1917 yılına kadar Rusya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında sınır teşkil etmiştir. Bu tarihte Ermeni ve Rumlardan oluşan halklar bölgede yaşamaktaydılar. Şenkaya'nın birçok mahallesinde Ermeniler ve Rumlar yaşamaktaydı(köylerin eski isimlerinin de Türkçe olmayışının sebebi budur). Rumlar tam 33 sene mahallede yaşadılar ta ki Türk askeri bölgeye gelinceye kadar. Rumların bu zaman sürecinde köy de kilise, evleri ve mezarlıkları oldu. Şu an mahallenin camisinin yerinde önceden bir kilise varmış ve yukarı Çançır denilen yerde büyük bir mezarlık var. Ayrıca eski yayla denilen yer de Rumların yaylasıydı evlerin kalıntıları hala var. Mahalledeki Rumlar geleneklerine çok bağlıydılar. Kırk gün perhiz tutuyorlardı ve bu sürede hiç canlı(et, süt, peynir, yumurta vb.) yemiyorlardı. Voşkalara çaşır turşusu vuruyorlardı, çaşırı çok kullanıyorlar. Hıristiyan olduklarından Paskalya Bayramını da kutluyorlar. Yumurtaları renkli renkli boyuyor ve öylece yutmaya çalışıyorlar, inanışlarına göre onu tam yutabilen cennetlik birisi olur. Mahallede ölen birinin ayaklarına yedi çift çorap dikip giydirilir. Yılın belli zamanları bütün çevre köylerdeki Rumlar Veng(Tütenocak) deki büyük kilisede toplanırlar. Mahallenin en bakımlı evi Papazın evidir, duvarları ve kilisenin içi de resimlerle kaplı ve bu resimlerin değerli olduğunu bilmeyen onları katletmek için giden köylüler bunları harap edip dağıtıp, Kilisedeki çanı da mahalleden dışarı atmışlardır. Rumlar zengin değildiler. Geçim kaynağı hayvancılıktır. Zaten hangi yörede yaşıyorlarsa o yörenin coğrafyasına ayak uyduran bir yaşam gütmüşlerdir. Herkesin evinde fırını var ve somun ekmek pişirilir (onların kullandıkları büyük hamur tekneleri son 20-30 sene ye kadar mahallede kullanılıyormuş fakat şu anda yok). Hala mahallede Rumlar var olup hepsinin gitmediği belirtiliyor. Ama sorulsa yukarıda bahsettiğimiz sebeplerden ötürü Rum olduklarını kabul etmeyecekler. En iyi niyetlileri aslını, geçmişini bilmediğini söyler. Uzun yıllar birçok halkla iç içe yaşayabilen Rumlar, sonraki yıllardaki kışkırtmalarla birlikte önce göçünü toplayıp yukarı Çançır?dan Kars?a doğru gitmişler. Mahalleden ayrılırken de " Kör olasın Posik arkaşelek geldik arkaşelek gidiyoruz" diyerek Allahuekber dağlarının yamaçlarında yola dizildiler. Sonra da baskıların artmasıyla ülkeyi terk ettikleri belirtiliyor. Benzer durum Kürdistan?ın diğer bölgeleri için de pek farksız değildir. 1900?lerin başında yapılan nüfus sayımlarına göre; Kürdistan?da toplam yaklaşık olarak 12 bin Rum; Erzurum, Kars, Erzincan, Dersim, Ardahan, Amed, Ağrı ve çevrelerinde yaşamıştır. 

...


(Bu yazının devamını sitemizde pdf dosyası olarak ?Kürdistan?da Yaşayan Halklar ve İnançlar? konulu Komünar dergisinden okuyabilirsiniz.)

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.