ZİNDAN DİRENİŞÇİLİĞİNİN ANLAM VE ÖNEMİ

15 Ağustos 2019 Perşembe

Önderlik ve parti çizgisini zindandaki kadrolar şahsında, onları itirafçı yaparak başarısız kılmak için tarihin en büyük işkence sistemini geliştirdiler.

        

Zindan direniş tarihini anlatırken, öncesindeki gelişmelere ve 12 Eylül darbe sürecine değinmek gerekiyor. Yoksa darbe bir anda gündeme gelmedi. Uzun bir süreç içerisinde hazırlandı. Bu hazırlık sürecinin bir boyutu MHP ile devrimci güçleri çatıştırmaktı. Devrimci hareket MHP ile çatışma içerisinde yorgun, güçsüz hale getirildi. Eylemci güçler tutuklandı. Böylece darbe hazır hale geldi. Bir biçimde darbenin başarısını garantilediler. İkincisi, Maraş Katliamından itibaren her alanda sıkıyönetimler ilan ettiler. Birçok yerde iki yıl boyunca yönetim zaten sıkıyönetim komutanlıklarının elindeydi. Özellikle Kürdistan?da bu böyleydi ve askeri yönetimler kurumlaşmış, denetimi eline almışlardı. Kritik noktalarda, darbeye karşı muhalefet edebilecek alanlarda önceden askeri yönetimler zaten hâkimiyet sağlamışlardı. Bu da darbenin başarısını garantilemişti. Yani darbe bir anda ortaya çıkmadı. Belli bir süre içerisinde hazırlandı. Özellikle ordu denetimindeki MİT, kontrgerilla gibi güçler daha önce çatışmaları önleyen bir fonksiyonda olmadılar, tam tersine darbeye zemin hazırlamak için çatışmaları daha çok tahrik ettiler. Öyle oldu ki 12 Eylül günü genelkurmay yönetime el koyunca Türkiye?de ne rahatsızlık duyan ne de karşı duran oldu. Çatışma ortamında ezilmiş, yorgun düşmüş çeşitli toplumsal kesimler bundan memnun oldu. Ordunun kendilerini kurtaracağını, çatışmalı duruma son vereceğini, topluma huzur, barış ve güven getireceğini sandılar. Darbe de zaten hep bunu vaaz ediyordu. Dolayısıyla kolaylıkla başarılı oldu. 12 Eylül darbesinin niteliği neydi, temel özelliklerini nasıl sıralayabiliriz? Bir, darbe bir NATO darbesiydi, ABD ve NATO ilişkileri içerisinde gerçekleşmişti. Darbeci generallerden Hava Kuvvetleri komutanı olan Tahsin Şahinkaya bir gün önce Amerika?dan dönmüştü. Birkaç günlüğüne oraya gitmiş ve her şeyi orada planlamıştı. Dolayısıyla NATO?dan destek gördü, Amerika desteği vardı. Sovyetler Birliği?ne karşı NATO?nun Güneydoğu kanadını güçlü kılmak ve Türkiye ile Yunanistan?dan oluşan ittifakı güçlü kılmak için yaptılar. İki, Yeşil Kuşak politikasını etkili uygulayabilmek için yaptılar. Türkiye, İran, Afganistan?dan oluşan ve Sovyetler Birliği?ni güneyden kuşatan İslami yönetimleri güçlü bir ittifak haline getirmek için yaptılar. Böylece Sovyetler Birliği?nin güneye sarkmasını, Hint Okyanusuna inmesini engellemeye çalışıyorlardı. Özellikle Afganistan?a 1979 sonundaki Sovyet müdahalesi Amerika?da ciddi bir korku yaratmıştı. Ona karşı Amerika da Türkiye?deki 12 Eylül askeri darbesini yaptırdı. NATO ve Amerika?nın hedefi Sovyetler Birliği?ne karşı kendini güçlü kılmak, yine ABD ve NATO?nun Ortadoğu?daki çıkarlarını güvence altına almaktı. Üçüncüsü, darbe Türkiye?de yeni gelişen, palazlanan, tekelleşen işbirlikçi burjuvazinin çıkarlarını savunmak için harekete geçirilmişti. Öyle ki mevcut sistem Türkiye?de işlemiyordu. Halk yokluk ve yoksulluk içerisindeydi. İşçiler, memurlar sürekli grev ve boykot konumundaydılar. Aldıkları ücret içinde bulunulan pahalılık ortamında yaşamalarına el vermiyordu. Bunun üzerine her alanda emekçilerin, işçilerin, halkın ekonomik demokratik mücadeleleri gelişiyordu. Gençlik mücadelesi yanında işçilerin, memurların, köylülerin, kadınların ve gençlerin, herkesin mücadelesi vardı. Türkiye ciddi bir mücadele içerisindeydi ve bu durum bir, tekelci burjuvazinin daha fazla kâr elde etmesini engelliyordu. İki, tekelci burjuvazinin sömürü çarklarını zorluyor, iktidarının geleceğini tehdit ediyordu. Devrim olur, yönetim elden gider diye korkuyorlardı. Turgut Özal 24 Ocak 1980?de bir ekonomi paketi açıkladı. O zaman başbakan Süleyman Demirel?di. Demirel, ekonomik işlerden sorumlu memuru olarak onu görevlendirmişti. O da bir plan açıkladı. Öyle ki zorla bütün bu devrimci demokratik hak arama mücadelelerinin bastırılmasını gerektiriyordu. Dolayısıyla giderek bunun zemini hazırlandı ve darbe iktidara geldi. Cunta kurduğu hükümette Turgut Özal?ı ekonomik işlerden sorumlu başbakan yardımcısı olarak görevlendirdi. 24 Ocak kararlarıyla darbe için hazırladığı ekonomik zeminin mükâfatını yeni hükümette bu makamla aldı. Böylece tekelci burjuvazinin çıkarları korunmaya ve geliştirilmeye çalışıldı. Darbe bu burjuvazinin uzun vadeli çıkarlarını korumayı, günlük olarak da azami kâr yasası temelinde daha fazla kâr elde etmesini sağlamayı hedefliyordu. Tabii dış ve iç sermaye çevrelerinin ve sömürü güçlerinin çıkarlarını savunabilmek için darbenin tüm devrimci demokratik hareketi, sol sosyalist güçleri, tüm muhalefeti ezmesi gerekiyordu. Bunun başında da Kürdistan Özgürlük Hareketi geliyordu. Evet, bütün devrimci, sosyalist, demokratik güçler bir faşist askeri rejim için tehlike görülüyordu, ama en büyük tehlike vatanı bölecek diye her tarafta propaganda ettikleri Kürdistan Özgürlük Hareketi?ydi. Çünkü bu hareket diğer hareketlerden çok daha fazla taraftar buluyordu. Dolayısıyla toplumsal desteğe sahipti. Ki daha radikaldi. Silahlı direniş ve gerilla geliştiriyordu. Kürdistan?ın inkâr ve imha altına alınması, Kürt toplumunun ulusal özgürlük ve demokrasi mücadelesine daha açık olmasını getiriyordu. Kürdistan coğrafyası direniş mücadelesini geliştirmek için daha elverişliydi. Tabii Kürdistan ulusal demokratik hareketine öncülük eden de PKK?ydi. PKK Önderlik gerçeği, Önderlik çizgisi tutarlıydı, bilinçliydi. İnkâr ve imha sistemini bütün boyutlarıyla açığa çıkarmış, teşhir etmiş, buna karşı fedai çizgisinde savaşacak bir direniş örgütü yaratmıştı. Dahası PKK Önderliği yurtdışına çıkarak devlet saldırıları karşısında kendisini ulaşılamaz bir yere çekmiş, güvenliğini sağlar hale getirmişti. Dolayısıyla böyle bir hareketin imha ve tasfiyesi daha fazla zordu. Türkiye?nin temel sorunu Kürt sorunuydu. Ancak Kürdistan?da demokrasi ve özgürlük mücadelesi gelişirse Türkiye?nin demokratik devrimi gelişebilir, Türkiye demokratikleşebilir, demokratik devrim başarıya gidebilirdi. Kürdistan?da böyle bir mücadelenin gelişmesi Türkiye?de demokrasi mücadelesini körüklüyor, demokratik devrimi geliştiriyordu. Bu da faşist sömürgeci düzeni, faşist askeri rejimin varlığını tehdit ediyordu. O bakımdan kendileri açısından en büyük tehlike Kürdistan Özgürlük Hareketi?ydi. Kuşkusuz bütün devrimci demokratik hareketler ve muhalefet kendileri için tehlike görülüyordu ama en büyük tehlike Kürdistan Özgürlük Hareketi?ydi. O halde bütün muhalefeti ezme amaçlarını en tehlikelilerden başlamak üzere adım adım, parça parça gerçekleştirmeyi öngören bir plan hazırladılar. 12 Eylül cuntası muhalefeti ezme saldırılarını bir plan dâhilinde yürüttü, rastgele yürütmedi. Herkese birden hücum etmedi. Herkes birden karşıya geçer, ortak muhalefet oluşturur diye korktu. Öyle yapmak yerine parça parça ele aldı. En tehlikelisinden başladı. Parça parça imha ederek diğerlerine geçti. Böylece birçok çevre sandı ki sadece bazı örgütleri vuracak, kendilerine dokunulmayacak. En son TKP?ye kadar gitti. En reformist, mücadelesiz olan örgütleri tutuklamaya kadar gitti. Böyle bir saldırı yürüttü. Pratik açıdan 12 Eylül?ün yaptıklarına ilişkin bazı şeyler söylemek gerekirse, her yerde operasyonlar geliştirdiler. Ama Kürdistan?da operasyon değil, yeni bir işgal geliştirdiler. Kuzey Kürdistanı köy-köy, mıntıka-mıntıka, dağ-dağ yeniden askeri işgal altına aldılar. Oldukça planlı hareket ettiler. Öyle ki parça parça, planları dâhilinde kuşatıyorlardı ve ezene kadar operasyon yapıyorlardı. Ne kadar yurtsever duygularla dolu insan var, PKK veya başka örgütlerle ilişkilenmiş, hepsini toplayıp işkenceden geçiriyorlardı. Gözdağı veriyorlardı. Tam hâkim olduklarına, yurtsever kitleyi ezdiklerine kanaat getirdikten sonra operasyonu diğer alanlara geçiriyorlardı. Böyle bir saldırıyla toplumun bütün kesimlerini baskı ve işkenceden geçirdiler. Yüzbinlerce insanı sorgulamaya aldılar, her sorgulama bir işkence demekti. On binlercesini tutukladı. Zindanları tıka basa doldurdular. Ondan sonra da zindanlar üzerinde itirafçılık denen, aslında kimliğini, kişiliğini, maneviyatını kusmayı, sadece içi boşalmış bir posa olarak fiziki yaşam biçiminde kalmayı öngören bir dayatmada bulundular. Bu temelde zindandaki devrimciliği yenilgiye uğratmak, ezmek, teslim almak, yurtsever devrimci hareketi, Önderlik ve parti çizgisini zindandaki kadrolar şahsında, onları itirafçı yaparak başarısız kılmak için tarihin en büyük işkence sistemini geliştirdiler. Özel harp sistemini harekete geçirdiler. Hem kendilerinin Kıbrıs?ta ve 12 Mart 1971 darbesi sürecinde edindikleri tecrübeye dayanarak, hem de ABD öncülüğündeki kapitalist emperyalist sistemin dünya halklarına karşı yürüttüğü işkence uygulamalarının, özel savaş uygulamalarının derslerini birleştirerek başta Diyarbakır zindanı olmak üzere PKK kadro ve sempatizanlarını doldurdukları Kürdistan zindanlarında saldırıya geçtiler. 12 Eylül faşizmi böyle çok şiddetli, amansız, vahşi bir saldırı yürüttü. 12 Eylüle Karşı Zafer Kazanan Zindan Direnişi Büyük zindan direnişi üzerinde durmak istiyoruz. Bu temelde de görev olarak önüne bütün muhalefeti ezmeyi, sindirmeyi başta Kürdistan Özgürlük Hareketi olarak hepsini tasfiye etmeyi koydu. Bu temelde darbeciler, darbe yapmaya karar verdikleri süreçten itibaren bu yönlü provokatif saldırılar geliştirdiler, devrimci hareketleri ezerek tutuklayarak darbenin yolunu kolaylaştırdılar. Bu çerçevede de en temel adım 1978 Aralık sonundaki Maraş Katliamıydı. Onunla birlikte Kürdistan?ın tümünde ve Türkiye?nin bazı metropol kentlerinde sıkı yönetim ilan edilerek, darbeye geçildi. Bu çerçevede Önder Apo?nun yurtdışına çıktığını öğrendikten sonra da Şahin Dönmez?in verdiği bilgiler temelinde kadro ve sempatizan yapısını tutuklamak üzere PKK?ye yönelik 1979 Kasım ayından itibaren yoğun tutuklama operasyonları geliştirdiler. Bu temelde zindanlarda PKK?li kadro ve sempatizanlarının sayısı giderek arttı. Önceki süreçte sınırlı sayıda tutuklu vardı. PKK, Kürdistan ve Türkiye?de mücadele ediyordu. Ağrı?da ve Kürdistan?ın diğer kentlerinde belli düzeyde tutukluları vardı. Ankara?da eylem sırasında tutuklanmış bir grup kadrosu vardı. Fakat bunlar parça parçaydı, çok fazla yekun ifade etmiyordu. Esas 1979 Kasım ayından itibaren zindanlarda PKK kadrosu ve sempatizanlarının kitlesel olarak çoğalması gelişti. Darbeye kadar her alanda çok yoğun operasyonlar yapıldı. Her gün yeni tutuklamalar oldu. Farklı yerlerde operasyonlar geliştirildi. Yönetimin bu durumu görüp tedbir alamayışı, bu tutuklamalara önemli ölçüde fırsat verdi. Sonuçta Diyarbakır başta olmak üzere Kürdistan?ın bir çok kentlerinde cezaevlerinde PKK?li kadro ve sempatizanların hatta taraftarların yoğunlaştığı bir durum ortaya çıktı. Artık bu biçimde cezaevleri bir mücadele alanı haline gelmeye başladı. Cezaevlerine dair farklı ülke deneyimlerini öğrenmek için çeşitli araştırma-inceleme yapılarak kadrolar eğitiliyordu. Fakat kendisinin öyle somut bir tecrübesi yoktu. Kürt halkı en çok tutuklanan ve zindanlara doldurulan bir halktı. Bu bakımdan insanların deneyimi vardı, ama mevcut PKK kadro ve sempatizanlarının PKK?nin kendisinin somut zindan pratiği yaşamış, tecrübe oluşturmuş bir durumu yoktu. Her şeyi yaşayarak öğreniyordu. 1980 yılında devletin zindanlar üzerinde hakimiyeti yoktu, dolayısıyla cezaevlerinde devrimcilerin belli bir örgütlülüğü vardı. Cezaevinde çok sorun yoktu, sorun polis sorgusunda vardı. Polis sorgusuna dair her ne kadar teorik olarak çok çeşitli eğitimler yapılsa da pratikte bu eğitimlerde öğrenilenleri tam uygulayamama dolayısıyla sınırlı da olsa çözülmeler yaşanıyordu. Çözülüp polise bilgi vermeler örgütü daha fazla deşifre ediyor, daha çok tutuklamaya yol açıyor ve zarar veriyordu. Bu da polisin baskısını, gözaltına aldığı devrimcileri çözmek için çeşitli numaralar geliştirmesini daha da kolaylaştırıyordu. Bu giderek biraz yaygınlık kazandı. Bunun üzerine zindandaki kadrolar belli tartışmalar yürüttüler. Bunun önünün alınması, kadroların polis sorgusuna göre hazırlanması yönünde öneri ve talep geliştirdiler. Bu öneriyi pratiğe geçirmek üzere de kendileri de bir çalışma yürüttüler. Dergi ve bildiri çıkardılar. Cezaevlerine giren kadroların polis sorgusuna dair bütün bilgileri topladılar. Polisin devrimcileri çözmek için hangi yöntemleri izlediğini araştırdılar, incelediler. Sonuçta dışarıdaki kadronun eğitimi için bir broşür hazırlayıp gönderdiler. 1980 yılı sonunda ?Direnmek Yaşamaktır? başlıklı bir broşür geldi ve bu broşür dışarıda basıldı. Kadroların sıkı eğitilmesini, yakalanma ihtimaline karşı polis sorgusu konusunda gerekli bilgilere sahip olunması isteniyordu. Cezaevlerindeki bu durum devam etti. 12 Eylül 1980 darbesinin ardından devlet cezaevlerine baskı yapmaya yönelmedi. Önce geri kalanlardan tutuklayabileceklerini tutuklayıp zindanlara doldurmaya yöneldi. 1981 baharına kadar bu durum devam etti. Kürdistan?ın parça-parça, bölge-bölge yeniden işgal edildiğini söylemiştik. Böylece tutuklayabileceklerinin hepsini tutuklayıp zindanları tıka basa doldurdular. 81 baharına kadar zindanlarda bulunan devrimcilerin kendi içlerinde bir örgütlülükleri söz konusuydu. Dışarıyla irtibat kuruyorlardı. Dolayısıyla fikir alış verişi oluyordu. Haberleşme sağlanıyordu. 12 Eylül darbesinden sonra Önder Apo?nun perspektifleri doğrultusunda bir perspektif hazırlayıp Merkez Komite adına zindanlara gönderildi. Bu perspektif zindanlara ulaştıktan sonra değerlendirildi. Hem 12 Eylül darbesine karşı belirlenen taktiği doğru bulduklarını hem de zindanlar için daha somut perspektiflerin verilmesi gerektiğini ifade ettiler. 81 baharından itibaren dışarıdan tutuklamalar artık bir sonuca gittikten sonra 12 Eylül faşizmi bir özel savaş ekibi görevlendirerek zindanlarda tutuklu kadro ve sempatizanları teslim almak üzere planlı bir işkence sistemi başlatıyorlar. Binbaşı Esat Oktay Yıldıran adında bir kontrgerillacının başkanlığında bir ekip bu işle Diyarbakır zindanında görevlendiriliyor. Bütün zindanlarda baskılar işkenceler oldu, ama en fazlası Diyarbakır zindanında oldu. Çünkü 12 Eylül faşizmi en çok PKK?ye düşmandı. PKK tutuklularının en çok olduğu, yönetici kadrolarının tutuklu bulunduğu zindan da Diyarbakır zindanıydı. O nedenle Diyarbakır zindanındaki sonuç tüm zindanlar açısından belirleyici olacaktı. Bu temelde Diyarbakır zindanına örgütlü ve planlı bir biçimde yöneldiler. Esat Oktay Yıldıran?ın ekibine ?bunlar fiziki olarak yaşayacaklar ama ruh, duygu, düşünce olarak hem devrimcilikten hem de PKK?den kopacaklar, asimile olacaklar, Kürtlükten kopacaklar. 12 Eylül faşizmine ve soykırım rejimine teslim olmuş birer Türk yaratacaksınız. Artık bunun için hangi yöntem gerekirse uygulayabilirsiniz. Her yöntemi uygulamak serbesttir? görevi verilmişti. Ancak sonuç belirtildiği gibi olmadı. 12 Eylül faşist askeri rejiminin hedefi buydu ve ekibini de bu temelde görevlendirmişti. Buna itirafçılık denildi. Yani kendi gerçeğini itiraf edip kusup geriye kalan posaya başka şeyler doldurmak. Bunu gerçekleştirmek istiyorlardı. PKK?yi tümden tutuklayamamışlardı. Önder Apo?yu denetim altına alamamışlardı. Önder Apo?nun ve PKK?nin kendilerine karşı mücadele edeceğini tahmin ediyorlar ondan korkuyorlardı. Doğrudan Önder Apo?ya yönelerek bunu engelleme imkanlarını önemli ölçüde kaybetmişlerdi. Ellerinde zindanlarda kalan PKK kadro ve sempatizanlarıydı. Onları Önder Apo?ya karşı çıkarıp mücadele ettirerek zindandaki PKK?yi teslim alarak Önder Apo?nun dışta mücadele geliştirmesi için önemli bir dayanağı ortadan kaldırmak istiyorlardı. Zindanda direnemeyen teslim olan bir hareketin dışarıda mücadele edip zafer kazanması zordur, hatta imkânsızdır. Zindanda direnemeyen devrimciler dışarıda başarılı devrimcilik yapamazlar. Eskiden bu gerçeklik çok daha fazla böyleydi. Zindan, devrimcilerin ve devrimci örgütlerin en temel denek yerleri olarak ifade edilirdi. Bir kişinin ve örgütün devrimci sağlamlığı zindandaki duruşuyla tutumuyla ölçülürdü. Direnmiş mi direnmemiş mi, ölçü bu olurdu. Zindanlar devrimciliğin sınandığı en temel alanlar olarak görülürdü. Tabii savaş yapılan hem de çok zorlu savaş yapılan ülkelerdeki devrimci hareketler açısından savaş alanı da zor bir alan oldu. Benzer zorluklar savaşta da yaşandı. Fakat yine de zindan en azından birinciler içerisinde yer alıyordu. Dolayısıyla bunu faşist askeri rejim de biliyordu. Zindanları neden kuruyorlar? İnsanları özellikle siyasi anlamda neden tutukluyorlar? Kendilerine karşıt rakip olmaktan çıkarmak için yapıyorlar. Onları ezip hizaya getirmek için tutukluyorlar. Egemen sınıfların, güçlerin, devletlerin zindan inşa etmeleri ve muhaliflerini zindanlara doldurmaları bu amaçladır. 12 Eylül faşist askeri rejimi de, Önder Apo ve PKK?ye karşı elinde en temel saldırı silahı olarak zindandaki PKK?ye saldırmak ve onu ezip teslim almakta görüyordu. Zindandaki PKK?yi ezer teslim alırsa itirafçı hale getirirse dışarıda ne kadar çaba harcansa da onun toplumda taraftar bulması ve gelişmesi zordur, hatta imkânsızdır. Böylece PKK?nin de diğer bütün hareketlerin de pratikte gelişip başarı kazanıp kazanamayacaklarının deney yeri zindanlardı. Başta PKK olmak üzere tüm devrimci hareketleri zindanlarda ezip teslim alarak 12 Eylül faşizmi dışarıda mücadele etmeden ortaya çıkmış devrimci hareketlere karşı başarı zafer kazanmayı hedefliyordu. Planlaması böyleydi. Bu temelde daha tutuklanır tutuklanmaz Şahin Dönmez teslim olmuştu. Elinde öyle bir ham madde de vardı. Ona da dayanarak baskı ve şiddet uygularsa işkenceyi geliştirse korkutup, ürkütüp, ezip insanları devrimcilikten vazgeçirerek kendine bağlayabileceğini umut ediyordu.

 Esat Oktay ekibini bu temelde ve böyle bir amaçla görevlendirip zindanlarda işkence uygulamaya yöneltti. İşkenceci ekip iki yöntem uyguladı. Bir; fiziki işkencenin her biçimine baş vurmak, vahşet düzeyinde hiçbir insan ahlakının kabul etmeyeceği insanlık dışı yöntemler uygulayarak insanları ezmek, korkutmak, ürkütmek, direncini kırıp maddi olarak teslim olur hale getirmek. İki; psikolojik savaş yürütmekti. Maddi işkenceyi bir de psikolojik işkence ile sürdürmek. Bunun için yoğun propaganda, bireyin duygularını, ruh dünyasını kıracak düşünce sistemini dağıtacak ürkütücü korkutucu yöntemler uygulamak, yoğun propaganda yapmak. Duygu ve düşünce yapısı üzerinde baskı oluşturmak, bir taraftan da fiziki yaşam yolunu açık tutmak ve onu hep önüne sermek, kurtuluş olarak göstermek. Bu temelde bir sahte kurtuluş yolu gösterip oraya yönlendirmeye çalışmak. Bu iki yöntemi de çok yönlü ve çok ağır bir biçimde Diyarbakır zindanına görevlendirilen işkenceciler uyguladılar. 1981 yılı baharından itibaren planlı bir biçimde adım adım fiziki baskıyı da geliştirdiler. Psikolojik baskıyı da Şahin Dönmez vb. bazı teslim olan hainleri ?Genç Kemalistler Birliği? adı altında örgütleyip hem psikolojik baskının hem maddi baskının bir aracı haline getirerek bu işkence sistemlerini daha çok zenginleştirmeye çalıştılar. 12 Eylül faşizminin planlı olarak geliştirdiği bu işkencelere karşı onları etkisiz kılmak, önünü almak üzere 81 yılı Mayıs ayında genel bir açlık grevi, ölüm orucu direnişi geliştirildi. Devletin özel işkenceciler görevlendirdiğini ve bu temelde planlı baskılara başlandığını, bu baskıların önü alınmazsa zindanda ideolojik-örgütsel dağılmanın yaşanacağını gören PKK kadro ve sempatizanları, direnen bazı örgüt kadrolarıyla birlikte 81 Mayıs ayında ?Birinci Ölüm Orucu?nu başlatıyorlar.

 

Yazının Devamı KOMÜNAR 74/PKK PDF?tedir.

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.